tarih etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster
tarih etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster

30 Ağustos 2007 Perşembe

30 Ağustos Zafer Bayramı Kutlu Olsun!

Bugün Türk istiklalinin en önemli dönüm noktasının 85. yıl dönümü. Bütün bir millet olarak 30 Ağustos Zafer Bayramını coşkuyla kutluyor, seneler önce yüce Türk milletinin bağımsızlığı uğruna canlarını hiç tereddüt etmeden feda eden şehitlerimizi bir kez daha rahmetle anıyoruz.

Birlik ve beraberlik içinde kutladığımız şu günde her ne kadar milli duygularla coşmuş olsa da kalbimde bir burukluk var. Bu burukluğun sebebi ise dün GATA'da Türk ordusunun başkumandanı sıfatıyla törene katılan cumhurbaşkanım Sayın Abdullah Gül'e gösterilen muamele. Anayasanın belirttiği yasalarla ve de demokratik yöntemlerle her durumda meşru bir cumhurbaşkanına karşı gösterilen bu tutumdan bu ülkenin bir vatandaşı olarak büyük üzüntü duyuyorum. Geçmişi ve yaşam tarzı ne olursa olsun, sayın Abdullah Gül, Türkiye'nin 11. cumhurbaşkanıdır. Onun cumhurbaşkanı olmamasını içinize sindiremeyebilirsiniz, ya da onu cumhurbaşkanlığına yakıştırmayabilirsiniz fakat yine de onun cumhurbaşkanlığına saygı göstermeniz gerekmektedir. Kaldı ki bir ordunun mensuplarının, başkumandanına göstermiş olduğu bu tutumu, Türk ordusunun yüzyıllardan beri asla taviz vermediği ordu içindeki saygı ilişkilerini zedelemesi açısından şiddetle kınıyor, Atatürk'ten beri siyasetin içine girmesi şiddetle karşı çıkılan bir kurumun göstermiş olduğu bu tutumu siyasi bir tepki olarak algılıyor ve içime sindiremiyorum.

Ben inanıyorum ki, yüce Türk ordusunda, gösterilmiş olan bu tutum ve davranışlar fevri olarak kalacak; Türk ordusu yüzyıllardan beri süregelen ve tarihe şanlı harflerle yazılmış geçmişine yakışır bir şekilde hareket edecektir.

“Demokratik olgunluğumuzu pekiştirdiğimizde, birbirimizden kuşku duymak yerine birbirimizi daha iyi anlamaya çalıştığımızda, sorunlarımızı açık yüreklilikle konuşarak, düşüncelerimizin farklılığından kaynaklanan dinamizmi harekete geçirebildiğimizde, terörün son bulması ve yaşam standardımızın yükseltilmesi de dahil, ülkemizin bütün problemlerinin üstesinden gelmemiz hiç de zor olmayacaktır. Bu konuda, özellikle devletin üst kademelerinde bulunan herkese, büyük görevler düştüğüne inanıyorum.”

Hava Kuvvetleri Eski Komutanı Org. Faruk Cömert

23 Temmuz 2007 Pazartesi

Yorum: Adnan Menderes hakkında

Bundan birkaç ay önce bağımsız milletvekillerinin birleşik oy pusulasında yer alması ile ilgili dusunceler.org adlı blogda T. Suat Demren tarafından "27 Mayıs Demokrasinin Dramı" adlı bir yazıya yorum yapmıştım. Aslında yaptığım yorum o konuda bliyaal adlı bir okuyucunun Adnan Menderes hakkındaki iddialarına cevap vermekti. Konuyla ilgisi olanların dikkatini çekeceğini umuyorum:

Efendim, Suat Bey’in 27 Mayıs darbesini eleştiren yazısına Bliyaal Bey, Menderes’in demeçlerini ve DP yönetimindeki bazı olayları örnek vererek 27 Mayıs darbesinin “Türkiye’de demokrasinin önünü açan bir ihtilal” olduğunu iddia etmiş. TSK içinde emir-komuta zinciri dışında gelişen ve Celal Bayar’ın tabiriyle “komitecilerin” gerçekleştirdiği bir darbeyi bu ülkenin demokrasi tarihinde önemli bir adım diye göstermek takdir edersiniz ki çok büyük bir iddiadır. 27 Mayıs darbesinin, bu ülke için hayırlı mı yoksa fena mı olduğu konusu darbenin ilk gününden bu güne kadar tartışılan bir konudur ve de bir yazıda çözümlenemeyecek bir olaydır. Fakat benim burada yapmak istediğim Bliyaal Bey’in, Fatih Bey ve Suat Bey’e sitem eden “ne Fatih bey ne de Suat bey benim DP için yazdıklarıma doğrudan cevap verebilmişler” ifadesinden yola çıkarak bu konulardaki cevap arayışına katkıda bulunmaktır.Öncelikle ilk mesajınızda vurguladığınız örneklerden en önemlileri konusunda açıklama yapayım. 6-7 Eylül Olayları Üzerinden 50 yıldan fazla bir zaman geçtiği halde 6-7 olayları konusu tam anlamıyla kapatılamamıştır. “Atamızın Evi Bomba İle Hasara Uğradı” adlı İstanbul Ekspress gazetesinin haberi ile başlayan olaylar gerek iç politika açısından gerekse de Türk-Yunan ilişkileri bakımından dış politikada büyük gelişmelere sebep olmuştur. Bu nedenledir ki bu olaylara sebep olanlar hakkında çeşitli senaryolar üretilmiştir. Yunanlılar olayları ateşlemede İngiltere’yi suçlarken, Türk ordusu –sıkıyönetim ilan edilmesinin ardından İstanbul’un kontrolü Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından ele alınmıştı- ve hükümeti önceleri olayları milli değeri olan bir öğeye yapılan saldırının arkasında halkta olan hezeyan ve galeyan şeklinde ifade ederek tarafları yatıştırmaya çalışmıştır. Sonraları ise olaylar solcuların provakasyonu şeklinde ifade edilmiştir. Ama en garip tutum ise bu kadar tartışmalı olan olayların sorumluluğunu Adnan Menderes ve DP hükümetine yıkmaktır. Türk hukuk tarihinin en ilginç uygulamalarından birisi olan Yassıada Davaları’nda Yüksek Adalet Divanı’nda olaylardan Adnan Menderes ve DP iktidarını sorumlu tutmuştur. Fakat davanın seyrinin orduyu da içine alması –ki yıllar sonra generallerin yaptığı söyleşilerde 6-7 Eylül olayları Özel Harp Dairesi’nin muazzam bir başarısı şeklinde ifade edilmiştir- üzerine Yassıada gibi eşine az rastlanır güdümlü bir hukuk sürecinde bile Adnan Menderes ve diğerleri hakkında iddialar çekilmiştir. Kaldı ki olaylar sırasında dışişleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu’ya “Memleket buhran içindeyken dış politikayla ilgilenemeyeceğini” bildiren Menderes onu derhal Türkiye’ye çağırmış, ve Fatin Rüştü Zorlu İstanbul’a dönerken yanındakilere bu olayların dışişleri nezdinde yıllardır yapmış oldukları çalışmaların boşa gitmesine sebep olduğunu belirtmiştir. Bu arada çıkan olaylar yüzünden Menderes’in dönemin içişleri bakanını ve İstanbul valisini istifaya zorladığı da ayrı bir nottur.

Siz isterseniz hilafeti bile geri getirirsiniz Bu da başından beri Adnan Menderes’in sürekli çarpıtılan ifadelerinden birisidir. Öncelikle böyle bir ifadeyi böyle tek bir cümle halinde söylemek yerine söylendiği zamanki durum ve şartlara bakmak gerekir. Nitekim bu söz, Adnan Menderes’in kurduğu ilk hükümet olan ve dönemin ünlü siyasetçilerini içine alan hükümete karşı şiddetli eleştirilerin yapıldığı zamanlarda söylenmiştir. Bu dönemde meclisteki DP grubu bu ünlüler hükümetini şiddetle eleştirmiş onların yerine hükümette DP’nin kuruluşundan beri çaba sarf eden, parti tabanından gelen kişilerin hükümette olması gerektiğini vurgulamıştır. Bu baskılar karşısında iyice daralan Adnan Menderes’e yine muhalif milletvekilleri tarafından çözüm önerisi olarak kendisinin başkanlığında bu defa parti tabanından gelen, DP’de kuruluşundan beri yer alan milletvekillerinin yer aldığı bir hükümet kurması önerilmiştir. Bu öneriyi uygun bir çözüm olarak bulan Menderes, hemen ardından Meclis’e gelerek içinde bulunulan buhrandan kurtardığı için meclisi övmüş ve burada da örnek olarak bu sözleri söylemiştir. Kaldı ki o zaman bu sözlere şahit olan kişiler anılarında bu sözleri o zamanki şartların bir neticesi olarak meclisteki o atmosferin içinden söylendiğini dile getirmişlerdir. Tabi bir noktada şunu da vurgulamak gerekir ki meclisin halifeliği getirip getiremeyeceğinin meclisin yetkisi dışında olduğunu ya da imkânsızlığını iddia edenlerin halifeliği kaldıranların da yine meclis olduğunu unutmamaları gerekir.

Kara cübbeliler Adnan Menderes’in 10 yıllık başbakanlığının ardından akıllarda kalan en önemli sözlerden birisi de budur. Bunu da 27 Mayıs’ı Eskişehir’deyken haber aldığında söylemiştir. Şok etkisi yaratan darbeyi soğukkanlılıkla karşılayan Menderes, profesörlerin darbeyi alkışlamaları hatta kutlamaları ve de bunların ötesinde Ankara’ya çağrılarak yeni anayasayı yazmaya başlamaları üzerine bu sözleri etmiştir. Fakat Adnan Menderes’in profesörlere olan tepkisinin geçmişi vardır. Darbenin, DP iktidara geldiği andan itibaren planlanmaya başlandığı söylenir hatta Ali Fuat Başgil’in açıklamalarına göre darbe girişimlerinin 1947′de İnönü’yle başladığı söylenir. Fakat darbenin fitilini ateşleyen -ne ilginçtir ki- 27 Mayıs’tan bir yıl önce İnönü’nün meşhur “Şartlar oluşursa TSK’nın müdahalesi kaçınılmaz olur” sözleridir. Ki bu sözlerin ardından yaklaşık bir yıl boyunca ciddi gösteriler ve çatışmalar yaşanmıştır. Bu olayların en önemlilerin arkasında da üniversitelerin payı vardır. Hatta Menderes, birkaç kez üniversite rektörlerine bu durumu sormuş ve onlar da kendisine “talebe harekete geçince biz durduramayız” şeklinde cevap vermişlerdir. Aslında yapılan gösterilerin ve çatışmaların ardında onların da parmağı vardı. Darbeyi yaptıktan sonra askerin müdahalesinin geçici olduğunu ifade eden ve 3 ay içinde seçimlerin yapılacağı sözünü veren Cemal Gürsel’e –ki bunu İsmet İnönü de sıklıkla tembih etmiştir- ve orduya rağmen onların aklını çelen de ne gariptir ki kurulan 9 kişilik profesörler heyeti olmuştur. Onlara göre darbe yapmanın da bir yolu yordamı vardır. Darbenin meşru olabilmesi için DPliler yargılanmalıdır –ki darbenin en önemli aktörlerinden birisi olan Cemal Madanoğlu, profesörlerin DPlileri kastederek “Bunlar, yarın öbür gün iktidara gelir, sizi yargılayıp astırırlar” şeklindeki telkinlere işaret etmiş ve 27 Mayıs darbeden “ihtilal”e götüren dönüşüm başlamıştır. Kurulan teknokrat hükümeti, Milli Birlik Teşkilatı, Yüksek Adalet Divanı ve Yassıada davalarının tamamı yine bu profesörlerin fikirleridir. Anlaşılan 27 Mayıs’a kadar her şeyi planlayan fakat 28 Mayıs’a ilişkin akıllarında hiçbir şey olmayan darbeci subayların imdadına profesörler yetişmiştir. Yani profesörler daha önceleri yalnızca kitaplardan okudukları, bir nevi akademik bilgileri uygulamak için çok iyi bir fırsat bulmuşlar ve bunu da kullanmışlardır. Bugünlerde YÖK’ün ve üniversitelerimizin darbe konusunda bu kadar istekli olmalarında biraz da bu geçmişten gelen hem akademik hem de pratik birikimlerin etkisi var herhalde.

Yukarıdaki yazılanlar bile 27 Mayıs ve 27 Mayıs’ın doğrudan muhatabı olan DP’nin geçtiği süreçle ilgili çok kısa notlardır. Fakat ben şu anda dikkatinizi son bir noktaya çekmek istiyorum.Zamanında sarf edilen sözleri ya da olayları, onların oluşmasına zemin hazırlayan -eski tabirle- imkan ve şeraiti düşünmeden ele almak meseleye sığ bakmaktır. Nitekim ben şimdi kalkıp burada Atatürk’ün, Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında Rusya’ya gönderdiği mektuplarındaki “Yoldaş Lenin” sözlerini ya da bugünkü İsrail topraklarında 1937 yılındaki Filistinliler ve Yahudiler arasındaki kanlı çatışmalara tepki olarak Meclis’te yapmış olduğu konuşmasındaki “Peygamberimizin son arzusunu, yani Mukaddes toprakların daima İslam Hakimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız” sözlerini cımbızla çekip aldıktan sonra onu, “Komünist Atatürk” ya da “Peygamber fedaisi dinci Atatürk” diye itham etmem ne derece doğru olur? Bilyael Bey’in Menderes’den aldığı diğer sözleri de yine aynı şekilde içinde bulunulan durum ve şartlar düşünülerek değerlendirmek gerekir. Son olarak eleştirdiğim bu tutumla ilgili yine bu konuda Taha Akyol’un güzel bir yazısı var. Oraya bakmanızı tavsiye ederim.

24 Nisan 2007 Salı

Cumhurbaşkanlığı konusu…

Türkiye'nin yeni haftaya başlarken en önemli gündem maddesi şüphesiz Cumhurbaşkanlığı seçimi… Aslında yabancı basının da konuya ilgisini şuradaki blog yazımda belirtmiştim. Örneğin the Economist olayı dünyada bu haftanın önemli gelişmelerinde biri olacak şeklinde nitelendiriyor.

Bu arada bütün tartışmalar süredursun konu hakkında ben de medyadan ve çeşitli kitaplardan araştırma yapmaya devam ediyorum. Kaldı ki meselenin hemen hemen her Türk vatandaşı tarafından dikkatle takip edilmesi gerekiyor. Gerçi geçtiğimiz haftaki miting ve çeşitli yazılar –bunlara bazı arkadaşlarımın MSN resimleri ve mesajları da dahil- sanırım meselenin itinayla takip edildiğini gösteriyor.

Mesele ile ilgili haberler ve yorumların yanı sıra konu hakkındaki kitapları da elimden gelince okumaya çalışıyorum. Konu hakkında ilk okuduğum kitap Cüneyt Arcayürek'in 'Çankaya Gelenler Gidenler' adlı kitabıydı. Tuncay Özkan'la birlikte her Pazar günü yapmış olduğu sohbet programlarıyla dikkati çeken başlayan son aylarda kamuoyunun gündemindeki isimlerden bir tanesi. Kitaba gelince, kitap bütün cumhurbaşkanlığı seçimlerini ve her bir cumhurbaşkanının Çankaya'ya çıkarken ve Çankaya'dan inerken yaşadıklarını aktarıyor. Cüneyt Arcayürek'in uzun yıllardan beri gazetecilik yapması ve anlattığı olayların içindeki kişilerle yakından ilişkili olması anlattığı konulara hâkim olmasını sağlamış. Tabi, kendi politik görüşü çerçevesinde de kitabı şekilleniyor. Özellikle AKP ve Recep Tayyib Erdoğan'ın tutumunu ANAP ve Özal dönemindeki tutumla karşılaştırması bunu açıkça ortaya koyuyor. Neticede kitap politik bir taraf tutuyor fakat –bazıları dışında- olaylar, mümkün olduğunca fazla yorum yapmadan tanıklarla yapılan görüşmeler aktarılarak anlatılmış. Sürükleyici olan bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum. Tabi, aday açıklandıktan sonra bu konu gündemden düşmeye başlayınca fazla da okuma isteği hissedeceğinizi düşünmüyorum ama yine de Recep Tayyib Erdoğan'ın olası adaylığı durumunda konu sıcak kalmaya devam eder. Siz de bu vesileyle okumuş olursunuz.

Bu postada asıl değinmek istediğim şey aslında konu ile ilgili okuduğum ikinci kitap. Ahmet Cemil Ertunç'un Çankaya Nöbeti adlı kitabından bahsediyorum. Kitaba ilk Taha Kıvanç'ın –aslında Fehmi Koru olduğunu bilmeyen yoktur ama yine de burada vurgulayalım- şuradaki yazısında rastlamıştım. Yoğunluktan ancak dün elime alabildim ve okumaya başladım.

Kitabın henüz daha çok başlarında olsam da kitap girişiyle çok ilginç bir nitelikte olduğunu ortaya koydu. Özellikle, cumhurbaşkanlığı ve cumhuriyet ekseninde günümüzdeki tartışmaların arka planı hakkında yazarın iddia ettiği şeyler gerçekten çok ilginç. Her ne kadar bazı noktalarını çok da aşırı ve sert bulsam da geneli itibariyle benim de çeşitli platformlarda anlatmaya çalıştığım bazı fikirleri anlatıyor. Özellikle giriş kısmında bazı alıntılar yapmak istiyorum:

…Her şeyin üzerinde yer aldığı, varlığını devam ettirdiği bir zemini vardır…

… Öncelikle Türkiye'deki 'zemini' doğru belirlemek gerekmektedir. Türkiye'de yaşanan ve yaşanmakta olanların 'zemini'ni ekonomik, siyasal, yasal, askeri yapıyı yönlendirme güç ve imkânına sahip 'resmi ideoloji' oluşturmaktadır. Türkiye'deki toplumsal gerilimlerin; ideolojik çatışmaların; siyasal, kültürel, ekonomik, yasal problemlerin temelinde her zaman 'resmi ideoloji' yer almış ve yer almaya da devam etmektedir.

… Türkiye'deki resmi ideolojinin söylemlerine yansıyan ve varlığının nedeni olarak algıladığı en temel arzusunu, toplumu geleneksel tüm bağlarından koparıp zihniyetiyle, görünümüyle, hayat tarzıyla köklü bir değişime tabi tutmak ve tek tip hale getirmek oluşturmaktadır. Bu nedenle 'halkçılık' ilkesi gereği, yüzyıl öncesinden bu güne 'halka rağmen' arzusunu gerçekleştirme kararlılığı içerisindedir.

…Zira 'halkçılık' ilkesi gerçekte hiçbir zaman okullarda çocuklara öğretilmeye çalışılan 'halkın istek ve çıkarlarını dikkate alan politikalar geliştirme' vs. anlamına gelmemiştir. Bu ilkenin ideologları ve uygulayıcıları 'halkçılığı' her zaman 'halka rağmen ama halk için' biçiminde formüle etmişlerdir…

…Temelleri Jöntürkler tarafından atılan bu ideoloji, içten ve dıştan 'düşmanlar' tarafından kuşatıldığı paranoyasını geliştirmiştir. Böyle olduğu için de bir kez konuşmaya başladı mı hemen 'düşmanlar'dan söz etmektedir. 'Düşmanlarıyla' ilgili olarak da sözlerinin ekseninde hemen her zaman 'irtica', 'laiklik karşıtlığı', 'cumhuriyet düşmanlığı', 'iç ve dış düşman mihraklar', 'hainler', 'padişahlık yanlıları' gibi ifade ve tanımlamalar yer almaktadır. Bunlar daha çok kendi paranoyalarının ürettiği sanal tehditler ve tehlikeler olduğu için de, onları bir türlü yok edememekte ve sürekli tedirginlik duymaktadır. Sürekli varolan tedirginliğin beslediği saldırganlık ayrılmaz parçası halindedir. Bu haliyle de nevi şahsına münhasır bir ideoloji olarak anlam kazanmış ve kazanmaya devam etmektedir…

…Ayrılmaz parçası kıldığı 'belirsizlik' özelliğinden yararlanarak, örneğin dilinden hiç düşürmediği 'düşmanlarını' hiçbir şekilde açıkça tanımlamamaktadır. Çünkü düşmanlarının kim ve ne olduğunu açıkça söylerse, kendisinin gerçekten ne olduğunun ve ne olmadığının olanca biçimiyle ayan-beyan görünür hale geleceğinin farkındadır…

…Bunun somut delili, sürekli gündeme getirdiği ancak kimliğini hiçbir zaman açıklamadığı 'milleti birlik ve beraberliğe her zamankinden daha muhtaç kılan iç ve dış düşman mihraklar' söylemidir…

…İlginç olan şudur ki, her ne yapılırsa yapılsın bir türlü 'milli birlik ve beraberliğe her zamnkinden daha muhtaç olunan günlerin' sonu gelmemiş, 'iç ve dış düşman mihraklar' ne yok olmuşlar ve ne de garip olmuşlardır…

…Zira 'resmi ideoloji' varlığını, kimliğini açıkça ortaya koymadığı ve kendi paranoyalarıyla ürettiği bu düşman(ların)a borçludur.

…Bu ülkede yaşananlar, toplumsal herhangi bir gerçekliğe dayanmamakta, her şey 'resmi ideolojinin' arzu ve korkularına göre şekillenmekte, 'resmi ideoloji' gündemi hep kendisine göre belirlemektedir.

…'Cumhurun temsilcisi olduğu söylenenlerin seçtiği Cumhurbaşkanları ne oranda bu temsilciler tarafından seçilmiştir?' …

Yukarıdaki satırlar bazı okuyucular tarafından şaşırtıcı gelebilir ama yazarın bu konuda düşündükleriyle yalnız olmadığını konu hakkında şurada yazmış olduğum bir postada daha önce vurgulamıştım.

Konu hakkında farklı kesimlerin farklı açıdan yaklaşımlarını öğrenmek için yukarıda bahsettiğim iki kitabı da okumanızı tavsiye ediyorum. Aslında bu noktada söyleyecek çok şeyim var fakat şimdilik sizi daha fazla yormak istemiyorum. Konu hakkında yorumlarınızı bekliyorum.

06 Kasım 2006 Pazartesi

İzmir İktisat Kongresi'nden Duyulmamış Maddeler

Geçenlerde Yakup, Atatürk’le ilgili okuduğu Şevket Süreyya Aydemir’in Tek Adam adlı kitabının 3. Cildinden birkaç sayfayı benimle paylaştı. Valla İzmir İktisat Kongresi’nde alınan bu kararları daha önce hiçbir yerde duymamıştım. Bazı maddeler hakikaten günümüzde çok garip karşılanacak cinsten. Kaldı ki yazarın kendisi de bu duruma temaşe ediyor. Üşenmeyip buraya da yazdım. Doğruluğunu merak edenler aynı kitabın 346-347 (1985, 8.Basım, Remzi Kitabevi) sayfalarına bakabilirler.

...Misak-i Milli gibi, bir de Misak-i İktisadi kabul edildi. Bu Misak-ı İktisadi, bir iş ve inşa siyasetinin ana hatları olmaktan ziyade, devrin havasına uyan bazı saf heyecan belirtilerinden ve temennilerinden ibaret kaldı. Mesela madde 6’dan şu satırları alalım:

“Hırsızlık, yalancılık, riya (iki yüzlülük) ve tembellik en büyük düşmanımızdır. Taassuptan uzak dindarane bir salabet (dini inanca dayanan bir ahlak sağlamlığı) her şeyde esasımızdır.

Türkler irfan ve marifet aşığıdır. Maarife verdiği kutsiyet dolayısıyla, Mevlüd-u Şerif (Peygamberin doğum günü), kandil gününü, aynı zamanda bir kitap günü olarak kutlarlar.

Türk açık alınla serbestçe çalışmayı sever.

Türkler, hangi sınıf ve mesleklerde olurlarsa olsunlar candan sevişirler.

Türk kadını ve hocası, çocuklarını iktisadi misaka göre yetiştirir.”

Yine aynı kitabın dipnot kısmındaki satırlara ilan verelim:

Kongrenin beyannamesini teşkil eden İktisadi Misak’ın 6. Maddesini vermiştik. Daha bazı maddeler verelim:

Madde 1 – Türkiye, milli hudutları içinde lekesiz bir istiklal ile, dünyanın sulh ve terakki unsurlarından biridir.

Madde 2 – Türkiye halkı milli hakimiyetini kanı ve canı bahasına elde ettiğinden bunu hiçbir şeye feda etmez. Meclis ve hükümetine zahirdir.

Madde 3 – Türkiye halkı tahribat yapmaz. İmar eder. Bütn mesai, iktisaden memleketi yükseltmek gayesine matuftur.

Madde 4 – Türkiye halkı sarfettiği eşyayı mümkün olduğu kadar kendisi yetiştirir. Çok çalışır. Vakitte, servette ve ithalatta israftan kaçar. Milli istihsali temin için icabında geceli gündüzlü çalışır.

Madde 5 – Türkiye halkı ormanlarını evladı gibi sever. Madenlerini kendi milli isthisali için işletir.

Madde 9 – Türk, ecnebi sermayesine aleyhtar değildir.

Madde 10 – Türkler candan sevişirler.

7. Madde, dini günlerin kitap günü olacağı, 8. Madde, güneşi, temizliği, avcılığı sevmek hakkındadır.

15 Ağustos 2006 Salı

Arap Dünyası Neden Sessiz?

arapların sessiz kalmasının altında yatan en büyük sebeb arap ülkeleri ile abd arasında var olan ekonomik ya da siyasi işbirliği değildir. bunun altında yatan en büyük sebeb burada üzerinden pek geçilmeyen hizbullah gerçeğidir.

konuda bahsi geçen ülkelerin halkının çoğu sünnilerden oluşmaktadır ve de bu nedenle sünniler tarafından yönetilmektedirler. fakat israil'in hedef aldığı hizbullah ise ortadoğu da şii direnişinin bir simgesidir ve daha önceki eylemlerinde yalnızca israil'i değil bölgedeki sünni etmenlere karşı da mücadele etmiştir. kaldı ki lübnanda yaşanan iç savaş sırasında etnik kimlikler birbiriyle çatışırken bölgedeki şiileri hizbullah ve onun arkasındaki güçlü ülke iran desteklemiştir. yine aynı savaşta şiilere karşı savaşan sünnilerin arkasında ise bahsi geçen arap devletleri vardı. dolayısıyla iç savaştan kalma husumetler ve de şu anki ortadoğuda müslümanlar arasındaki çıkar çatışmaları arapların meseleyi uzaktan takip etmesine ya da birleşmiş milletler çerçevesinde hareket etmeye sevk ediyor.

asıl ilginç olan ise bu süre zarfında hamastan ya da el fetih'ten israil'e yönelik hiçbir saldırı ya da taciz yaşanmamasıdır. diğer arap ülkelerinde olduğu gibi onlar da meseleyi izlemekle yetinmektedir -bu sürede ateşkes çağrısında bulunmaktadırlar fakat kendilerinden "beklenen" fiili bir harekette bulunmamışlardır. buradan da onlara göre meselenin "israil-hizbullah sorunu" şeklinde anlaşıldığını çıkarabiliriz.

tüm bu olaylardan anladığım kadarıyla arap dünyasının ve amerika'nın meseleye biraz daha seyirci kalmasında ortadoğu'da son zamanlarda yükselen şii dalgasının etkileri neden olmaktadır. ırak'ın işgalinin ardından kurulan hükümetlerde şiilerin hakim güç olmaları, öteden beri şii milliyetçiliğinin adeta kalesi olan iran'ın son zamanlarda abd'ye ve israil'e yönelik cüretkar tavırları, bunlara örnektir. anladığım kadarıyla kuruluşundan beri batı medeniyeti'nin ortadoğu'daki maşalığını yapmış olan israil'in hizbullah ve de arkasındaki şiilere karşı bu tutumunun sonuçlarını görmeden kimse harekete geçmek istemiyor. sonuçta abd de, araplar da son zamanlarda artan şii dalgasının akıbetinin israilin lübnan'daki başarısına göre belirleneceğini düşünüyor.

bu noktada ise asıl ilginç olan ise israil'in bölgeden çıkmasının kimsenin işine gelmeyeceğidir -savaş karşıtları ve de katliamları kınayan bütün insanlık dışında-. aslında israil'de harekatın başarılı olmadığını kabul ediyor -zaten dün yapılan atamalarla operasyonun eleştirilen yönetim kadrosunda değişiklik yapıldı-. fakat çekilirse bu bölgedeki hizbullah'ın etkinliğini ve de halktaki sempatisini daha da artıracaktır. bu da şiilerin ve iran'ın işine gelecektir. deminden beri söylediğim gibi bu durumdan ilk rahatsız olacak olanların başında da araplar gelecektir. israil'in başarılı olması durumunda ise hizbullah'ın bölgedeki etkinliği zarar görecektir. bu durumdan ise daha geniş perspektifte şiiler rahatsız olacaktır ve de buradaki kayıplarını diğer taraftan kurtarma olasılığı ortaya çıkacaktır. bu diğer taraflarında başta Irak ve İran olmak üzere şii nüfuzunun etkiliği olduğu yerler olacağı kesindir. buralardaki gelişmelerden ilk etkilenecek olanların başında da -"guess who"- bölgeye çakılı kalan ABD'dir.

Görüldüğü gibi mesele hakkında biraz etraflıca düşünüp olayların arkasındaki siyasi dengeler incelenmeye çalışıldığında siyaset denilen işin ne kadar ilginç olduğu ortaya çıkıyor. Lübnan'daki meselelerdeki açılımlara burada bir nokta koyup başka bir yorumdan devam edeyim.

ortadoğu özellikle petrolün bulunduğu günden beri batı medeniyetinin her daim ana meselelerinden birisi olmuştur. 100 yılı birazcık açan bir tarihte devirlerin en önemli siyasi güçleri ortadoğu meselelerinde taraf olmuş ve de etkilemeye çalışmıştır. ikinci dünya savaşına kadar çoğunlukla ingiltere ve onun kadar olmasa da Fransa, ikinci dünya savaşından sonra da ABD ortadoğu'yla yakından ilgilenmiştir. fakat batı medeniyetleri ortadoğu'yu aradan yüz yıl geçse dahi yine çözememiştir. sıradan bir batı insanına göre mesele o kadar da karmaşık değildir. sonuçta ortada çok değerli doğal bir kaynak vardır. onların tek istediği petrolün yerini bulmak, kazmak, çıkarmak, rafine etmek, dağıtmak,satmaktır. ve de bütün bu aşamalarda hiç birşey yapmasına gerek kalmayan -ki yapmakta istemezler, zira o sıcakta nefes almak bile zor- araplar ise karşılığında çok büyük paralar alacaklardır. bu kadar basit olan bu iş yüz yıldır uygulanmaktadır. fakat bu araplar'ın ya da daha doğrusu ortadoğuluların zoru ne?

sorunun cevabı petrolün bulunduğu yüzyıllık asırda değil ondan önceki bir kaç asırda saklıdır. zira batı medeniyeti petrol ve ona benzer diğer gelişmiş üründe bahsedilen onca işi yapabilmek için o asırları çalışarak geçirmiştir. bilim ve teknolojide ilerlemiş, ekonomik ve sosyal açıdan kendini yenilemiştir. peki bu asırlarda ortadoğu insanı ne yapmıştır. o sıcağın altında her ne kadar nefes almak zor olsa da bir şekilde vakit geçmelidir. ve de en iyi vakit politika yaparak geçer -burada"politika" yı siyaset bilimince belirlenen en geniş tanımı dikkate alarak kullanıyorum. Ve de birkaç asırlık tecrübeden olsa gerek bu insanların yaptıkları en iyi iş politikadır, siyasettir. Amerika'yı 90'larda ekonomik açıdan müthiş bir kalkınma sürecine sokan Bill Clinton'ın Yaser Arafat'tan öğrendiği tek şey de budur.

Bu kadar yazdık meseleyi biraz da Türkiye'ye bağlayalım. Aslında Türkiye olarak da bizler de o asırları ortadoğulu din kardeşlerimizle aynı kafada gerçekleştirdik. 17.asırda geri kalmaya başladık, 18.asırda geri kaldığımızı anladık. 19. asırı ise ne yapacağız diye geçirdik. 20.asırda ise nasıl yapacağımızı düşündük. 21.asırda ne olacak?.

Hemen bu perspektifte bugüne dönelim isterseniz. Suud Kralı'nın tarihte ilk defa Türkiye ziyaret etmesi -1960'taki Faysal'ın ziyaretininin içeriği uluslararası olduğu için es geçebiliriz- ve de bunun Lübnan'da olan olaylarla aynı zamana rastlaması sürpriz değil herhalde. Özellikle 11 Eylül sonrasında Batı'da İslam'a karşı olan kutuplaşmadan dolayı bu ülkelerden çekilen ve de son petrol fiyatlarıyla artan "arap sermayesi"nin yeni kapısı için güzel bir yer var: Türkiye. 10 yıl öncesine kadar bu yatırımların merkezi olan Lübnan'ın şu anda "busy" ya da "appear to be offline" olduğu bir durumda Türkiye'nin "available, ready to chat" olmasında yarar var.

Bu yazıyı daha önce www.capaaol.com forum sayfalarında bahsi geçen konu hakkındaki görüşlerimi belirtmek için yazdım. Buralarda da bir kopyasının olmasının iyi olacağını düşündüm.