Bugünlerde Sn. Abdullah Gül hakkında yapılan tartışmaların en önemli bölümü de onun geçmişte yapılan sözleri oluşturuyor. Abdullah Gül'ün şuradan izleyeceğiniz bir videosunun sözlerini vurgu yapan bir kişi (ismini açıklamayı burada uygun bulmadım), Facebook'ta kurduğumuz "GÜL"ün benim cumhurbaşkanımdır grubuna şöyle bir mesaj atmış:
Resmi kayıtları bulunan bu fikirlerin değişme sebepleri neler ve kimlerdir?
TBMM 08.03.1995 “Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne giremeyeceği kesindir. Bunu Avrupalılar söylemektedir. Avrupa’nın önde gelen bütün politikacıları bunu söylemektedir. Avrupalı filozofların hepsi söylemektedir. Çünkü Avrupa Birliği bir Hıristiyan birliğidir. Bunu biz söylemiyoruz. Dünkü İngiliz Başbakanı söylüyor. Bunu söyleyen herkes vardır Avrupa’da, bunu herkes biliyor. Şimdi Sayın Dışişleri Bakanı dediler ki 2001 yılında Sayın Başbakan Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne gireceğini söyledi dediler. Peki ben şimdi kendilerine soruyorum: Avrupa Birliği’nin dokümanları var 2010 yılında projeksiyon yapmış Avrupa Birliği’nin tam üyesi ülkeler kimler olacak diye. O ülkelerin içerisinde dünkü komünist ülkelerin hepsi, hatta Baltık ülkeleri Litvayna, Estonya, Sırbistan, Bulgaristan, Çekler, Macarlar, Malta, Rum kesimi, bütün bunlar var mı? Bunların hepsi var. Peki Türkiye’nin ismi geçiyor mu bu dokümanda? Halbuki 1963 yılından beri girmek için uğraşıyor, uğraşıyor. Var mı Türkiye’nin ismi? Yok. Dolayısıyla gerçekler saklanıyor. Her şey tek taraflı olarak gitmektedir. Avrupa’nın menfaatleri söz konusu olduğunda tavizler verilmektedir, vazgeçilmektedir; fakat Türkiye’nin menfaatleri söz konusu olduğunda hiçbir direniş, hiçbir ısrar olmamaktadır. Bu şudur: Ne pahasına olursa olsun Türkiye Avrupa Birliği’ne girecek, Türkiye Gümrük Birliği’ne girecek anlayışındadır. Siz eğer bu zihniyette olursanız işte o zaman Profesör Erol Manisalı’nın dediği gibi sizi o zenginler köşkünün, üzülerek maalesef söylüyorum kendi ülkem adına, bahçesindeki bir kulübeye böyle koyarlar işte. Bunu biz söylemiyoruz, bunu herkes söylüyor. Bu ideolojiktir dedim. Aslında Türkiye kendi gayretleriyle girmedi. Avrupa Birliği’ne Türkiye’nin alınmayacağı kesin olunca Türkiye’nin de kendi başına bırakılması Avrupa’nın çıkarına değildi. Çünkü Türkiye’nin önünde büyük bir potansiyel vardır, bu tarihi bir potansiyeldir, bu bir realitedir. İstesek de istemesek de. İşte Türk Cumhuriyetleri çıkmıştır. İşte İslam ülkeleri vardır. Bugün bir Almanla siz Azerbaycan’a gittiğinizde, Kazakistan’a gittiğinizde gösterilecek ilgi çok farklıdır. Avrupalı bunu bildiği için Türkiye’yi serbest bırakmak istememiştir. …” ABDullah Gül
Bu konuda ise benim yaptığım yorumu -sanırım biraz uzun oldu fakat bu konuda yapılan tartışmalarda gerekli olduğuna inandığım konuları koydum- buraya ekliyorum:
Son birkaç aydır, Sn. Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığına adaylığından beri, kendisine yöneltilen eleştirilerin temelinde onun daha önceden yapmış olduğu bazı konuşmaların ve demeçlerin onun aleyhine kullanılması var. Abdullah Gül’ün bu eleştirilere cevabı iki şekilde olmuştur: Birincisi bazı demeçlerinin çarpıtılarak yayınlanmış olduğu (çeşitli yerli ve yabancı gazetelerde çıkan haberler hakkında), bazılarında ise o günün koşullarına göre siyasi kimliğinin de bir gereksinimi olarak bu demeçleri verdiği ve bugün baktığında buradaki sözleri hakkında özeleştiri yaptığıdır. Bundan dolayı siyasetin belli bir olgunluk süreci olduğunu belirtmiş, geçmişte yaşanan tecrübe ve deneyimlerden ders çıkararak bugünün ve yarının siyasetinin belirlenmesi gerektiğini vurgulamıştır.
X Hanım, ilginç olan ise sizin bu soruyu sorduğunuz günün basında da bu konunun hararetle tartışıldığı bir zamana rastlamasıdır. Öncelikle Can Dündar’ın Abdullah Gül’ün yaşamı hakkında yazdığı yazı dizisinin son bölümünde bu konu ile ilgili yukarıda belirtilen açıklamalar vardır (http://www.milliyet.com.tr/2007/09/01/yazar/dundar.html). Abdullah Gül hakkında daha fazla bilgi almak için yazı dizisinin tamamını okumanızı tavsiye etmekle birlikte burada son bölümdeki “Gül’ün özeleştirileri” kısmını vurgulamak istiyorum. Buradan da Abdullah Gül’ün özeleştiri yapma konusundaki samimiyeti yansımaktadır:
DEĞİŞİP DEĞİŞMEDİĞİ KONUSUNDA; "Biz AKP'yi kurarken bütün eski siyasi tecrübelerden ders çıkardık. Bu dersleri de açık bir şekilde kendi aramızda konuştuk." RADİKAL DEMEÇLERİ KONUSUNDA: "Siyasette önde gözüken insanların o günkü konjonktür içerisinde zaman zaman ileri geri konuşmaları oluyor. Sonra baktığınızda, 'Keşke onu öyle söylemeseydim' dediğim olmuştur." EŞİYLE ÜNİVERSİTE KAYDINA GİTMESİ KONUSUNDA: "Eşimle beraber kayda gitmem herhalde doğru değildi. Ama o zaman bir tedirginliği vardı. 'Bak, Bülent Bey, her zaman Rahşan Hanım'ın yanında' dedi. Onu yalnız bırakmamak istedim, ama milletvekili olduğum için, konu da tartışmalı olduğu için, sonra o da çok üzüldü, ben de çok üzüldüm." AİLESİNE VAKİT AYIRAMAMASI KONUSUNDA "Bu konuda çok pişmanım. Bakın, kızımın düğünü var, en küçük katkım olmuyor. Bunlar insani konular. İnsan kendi çocuğunun mutluluğuna katkı yapmak istemez mi? Ama maalesef siyasette bunlar mümkün olmuyor."
Bu tür özeleştiriler yapma Türk siyasetinde çok yeni bir kavram. Maalesef bu tür özeleştirileri yapan siyasetçilere pek fazla rastlamıyoruz (sanırım burada son dönemde bazı partilerin seçim sonuçlarıyla ilgili yaptığı eleştirilerde, iğneyi kendine batırmaya bile cesaret edemediğini, yerine çuvaldızı başkasına batırdığını hissediyoruz). Kaldı ki Abdullah Gül’ü en yakından tanıyan gazetecilerden birisi olan Fehmi Koru’da “Özeleştiri Derken – 02.09.07” (http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?t=02.09.2007&y=FehmiKoru) başlıklı yazısında da bu konuyu gündeme getiriyor. Burada yazar, toplum olarak özellikle siyaset düzeyinde özeleştiriye ne kadar uzak olduğumuzu vurguluyor, ve özeleştiri mekanizmasının bu tür iddiaları ortaya atanlar tarafından da çalıştırılması gerektiğini vurguluyor. Kaldı ki sayın Abdullah Gül’ün özellikle 2002 yılından beri söylediği ve temelde bir değişimin sonucu olan sözleri ve demeçleri dikkate alınmaması bunun yerine geçmişinden cımbızla çekilen söz ve demeçlerin –ki çoğu kendisi tarafından tekzip edilmiştir- vurgulanmasının altında ne aramak gerekir?
Şimdi buraya kadar yapmış olduğum açıklamaların merkezinde, vermiş olduğunuz örneğin asıl amacının bu örnekte bahsedilen konularda açıklama beklemekten ziyade bu tür açıklamaların kullanılarak Abdullah Gül’ün belli bir noktaya konumlandırılması isteğine cevap vermek içindi. Burada yukarıda söylediğim sözleri toparlamak gerekirse; 1)siyaset bir tecrübe işidir, ve Sn. Abdullah Gül’de zamanla edindiği siyasi tecrübe ve deneyimleri küresel konjektürün gereksinimlerine göre şekillendirmiştir ve dolayısıyla burada bir “değişim” söz konusu olmuştur, 2)güncel siyasetin bir gereksinimi olarak bazen liderler radikal çıkışlar yapabilir ve Sayın Abdullah Gül bu konuda bir özeleştiri yaparak “Sonra baktığınızda, 'Keşke onu öyle söylemeseydim' dediğim olmuştur” şeklinde durumu değerlendirdiği görülmektedir.
Bu noktada isterseniz konuşmanın içeriğine bakalım ve bu konudaki demeçlerin hangi siyasal koşulların bir sonucu olduğunu görelim. Burada yazdıklarım “Resmi kayıtları bulunan bu fikirlerin değişme sebepleri neler ve kimlerdir?” sorusunu, ilgili kayıttaki konular hakkında cevap beklediğinizi düşünerek sorduğunuza inanarak yazıyorum.
Bunlara verilecek cevap bir hayli uzun ve konu hakkında bir arka plan değerlendirmesi yapmaya ihtiyaç var. Tabi bunların hepsini burada yazamayacağıma göre, en azından kısa bir özet yapmaya çalışayım. Öncelikle Dış Politika konusu siyasetin global gelişmelerden sıklıkla etkilenen, zamandan zamana sürekli değişiklik gösteren bir alanıdır. Şimdi dış politikanın özü bu olduğu halde dış politika, her zaman iki farklı şekilde ele alınır. Birinci yaklaşımda devletin resmi bir dış politikası vardır. Ve ülkede iktidarlar değiştiği halde birkaç ufak balans ayarı dışında bu resmi dış politikanın süreklilik içermesi sağlanır. Örneğin T.C. tarihinde Türk Dış Politikasının izlediği rota; 1920-1940 yılları arasında global dengelere göre çağdaşlaşma ihtiyacıyla Batı yanlısı politika, 1940-50 yıllarında savaş koşulları ve sonuçları açısından tarafsız bir politika, 1950 ve sonrasında NATO üyeliğinin etkileri ve Amerika ile yakınlaşma ve 1960 ve sonrasında ise Avrupa Topluluğu (Birliği) ‘nun bir parçası olma. Tabi bunlar ana hatları olmakla birlikte kimi iktidarlar döneminde farklı tutumlar yaşanmıştır. Şimdi bu dönemden dönem değişen farklı tutumlar dış politikanın ikinci yönünü yansıtır. Hatta bu noktada kimi devletlerinin iktidarları arasında çok büyük yöntem farklılıkları vardır. Örneğin ABD’de her başkanın dış politikadaki uygulamaları farklıdır ve Amerikan Dış Politikası genellikle iktidardaki başkanla birlikte anılır. Örneğin Clinton ve Bush’un dış politikadaki yaklaşımları çok farklı olmuştur.
Şimdi Dış Politika, genel itibariyle belli bir yönergeye gitse de güncel politikada yöntem değişiklikleri olmuştur. Örneğin bu sözleri dikkate almak içinse 1995’in Türkiye’sine ve AB’sine bakmakta yarar var. Bu metinde de geçtiği üzere o zamanın iktidarı AB konusunu bir nevi gurur meselesi yapmış ve her ne pahasına olursa olsun AB’ye girmek için sıkı bir uyum politikası izlemiştir. O süreçte de Türkiye’nin AB’nin üyesi olmadan Gümrük Birliği’ne üye yapılmaya çalışılması, Türkiye’nin ekonomik çıkarları bakımından iç politikada yoğun muhalefetle karşılaşmıştır. Kaldı ki o zamanın hükümetinin “en geç 2001 yılına kadar AB’ye gireriz” şeklindeki açıklamaları AB’nin geleceğe yönelik projeksiyonlarının tümüyle çelişmektedir ve kamuoyu yanıltılmaktadır. Haliyle muhalefet partilerinin sözcülerinin bu konuda halkı uyarmalarından daha doğru bir yaklaşım olamaz.
Şimdi sorunuzun asıl can alıcı kısmına gelebiliriz : “değişme sebebleri nelerdir ve kimlerdir?”. Özellikle bu soru sorulduğunda vurgulanmak istenen –sizi bunu iddia ediyorsunuz şeklinde değerlendirmiyorum fakat yine de bu şekilde düşünen insanlar var- Abdullah Gül ve onun ekseriyetinde AKP’de yaşanan bu değişimin dışarıdan “birileri düğmeye bastı” ya da “bunlar bilmeyerek bir takım güç odaklarına hizmet ediyor” yaklaşımıdır. Şimdi, bu vurguyu kesinlikle reddeden birisi olduğumu ve bu tür yaklaşımı ciddiye dahi almadığımı belirtmek isterim. Onun yerine bu değişimi iç ve dış faktörlerin dikkatlice izlenmesi ve ona göre aktif bir politika uygulanması şeklinde açıklamaya çalışırım.
Özellikle 1991 yılında kurulmaya başlanan Türk Cumhuriyetleri ülkemizde büyük bir heyecan yaratmıştır. Son birkaç yüzyıldır memleketin geri kalışına çözüm arayan Türk aydınlarından bir kısmı Türkçülük ideali adı altında Türk milletlerini bir araya toplama inancına sahip olmuştur. Sanırım bu akımdan dönemin önemli aktörlerinden birisi olan Özal da etkilenmiş ve bu yeni durumun yarattığı fırsatlardan yararlanmak istemiştir –görüyorsunuz değil mi dış politikada bu tür fırsatlar bir anda karşınıza çıkabilir ve sizin harekete geçmek için kısa bir zamanınız vardır-. Özal da bu konjektürde bu devletlere “ağabeylik” yapma ihtiyacının bir yansıması olacak ki Türk Cumhuriyetlerini bir umut olarak görmüştür. O dönemde Abdullah Gül’ün kendi partisi olan Refah Partisi’nin Özal’a olan tecridine karşı o, Özal’la yakınlaşmış ve onun C.B.da verdiği davetlere katılmıştır. Bu da kendisinin onun fikirlerinden ve yaklaşımından etkilenebileceğini gösteriyor. Kaldı ki 1995’li yıllarda AB’ne muhalefet edenlerin alternatif olarak sunabilecekleri Türk Cumhuriyetleri ya da İslam Birliği’dir. Tabi aradan geçen yıllarda Türkiye’nin Türk Cumhuriyetleri ile olan ilişkileri maalesef çok gelişmemiştir. Bunda Türk Cumhuriyetlerinin rotayı Türkiye’den yana çizmektense daha çok Rusya ve Asya’daki diğer devletlerle ilişki kurmalarının payı büyüktür –Şangay beşlisi vs.-.
İkinci alternatif ise İslam Birliği ve bu konuda yapılan çalışmalardır. Refah Partisi’nin siyasetteki çizgisi düşünüldüğünde bu alternatifin daha ağır bastığı aşikardır. Fakat 1995’in hemen ardından gelen yıllarda kurulan D-8 topluluğu maalesef istendiği gibi yürümemiştir. Bunun altında bu devletlerin içinde bulunduğu iç siyasi çekişmelerin dış politikaya yansıması ve genellikle bu ülkelerin dünya enerji koridorlarının büyük bir bölümü üzerinde bulunması ve oluşacak olan birliğin global güç dengelerine olacak olan etkisinden dolayı G-8 ve diğer başlıca gelişmiş ülkelerin rahatsız olması ve bu nedenle bu oluşuma imzasını atmış olan hükümetlerin bir şekilde iktidardan düşürülmesi yatmaktadır –konu hakkında Türkiye’de 28 Şubat büyük bir örnek olarak sunulabilir. Şimdi gerek Türk gerekse de İslam Birliği konusundaki çalışmalarda yaşanan başarısızlıklar bu tür çalışmaların hızını azaltmasına sebep olmuştur. Bu noktada geçen 12 yılda Türkiye tekrardan rotasını AB’ye çevirmiş ve dış politika konusunda en gerçekçi yaklaşımın AB olduğu hemen hemen Türkiye’deki bütün partiler tarafından kabul edilmeye başlanmıştır. Yani bu açıdan bakıldığından AB Türk siyasetinde partiler üstü bir kavram haline gelmiştir. Partiler arasındaki farkın AB’ye girip girmeme konusundan ziyade girişin yöntemi üzerinde olması da bundan gelmektedir.
En son olarak Abdullah Gül’ün AB’nin 1995 yılında AB’nin Hıristiyanlık birliği olması hasebiyle Türkiye’nin bir İslam ülkesi olarak bu birliğin içerisinde yer alamayacağı açıklamasına değinmek istiyorum. AB’nin 1990’lı yılların ortalarına kadar Hıristiyanlık birliği olarak anılabileceği doğrudur fakat bundan sonraki dönemde bu konuda gerek AB içinden gerekse de dışından bir çok eleştiriler gelmeye başlamıştır. Bunun temelinde eleştiriler iki grupta toplanabilir: 1-AB’nin özü itibariyle din temelli olmasını istemeyen ve bunun AB’nin laik temellerini sarsacağına iddia edenler. 2-AB ülkelerinde artan İslam nüfusu ve bu nüfusun sosyal ve ekonomik alandaki talepleri. Şimdi bu iki eleştiriler temelinde AB, Türkiye’yle olan ilişkilerini daha farklı bir gözle bakmaya başlamıştır. Gerek Başbakan Tayyip Erdoğan gerekse de Dışişleri Bakanı Abdullah gül bunu AB konusunda iyi bir koz olarak kullanmıştır.
Sonuçta dış politikada 12 yıl uzun bir süredir ve bu 12 yılın verdiği tecrübe çok iyi analiz edilmelidir. Düşüncelerimi biraz uzun olarak dile getirmiş olabilirim fakat bahsettiğim konuların her birinin gerekli olduğuna inanmaktayım. En son olarak da “üyeliğimin iptal edilmesi ihtimaline karşı” olarak aynı soruyu kendi profilinizin notlar kısmına da ekleme ihtiyacı hissetmişsiniz. Grubumuzun açıklama kısmında da belirttiğimiz gibi gurubun en önemli amaçlarından birisi de farklı düşünce ve görüşleri dile getirenlere yer verme konusundaki kararlılığımızdır. Umarım siz de bu cevabımın aynı şekilde profilinizdeki notlar kısmında “yorumlar” kısmına eklersiniz.
