Bir önceki postada, "Laik düzene dayalı spor nasıl oluyor?" şeklinde bir soru sormuş ve sorunun cevabını vermek yerine haberi okuyup gülmekle yetinmiştik.
Daha sonra İzlenimler'de aynı konuyla ilgili yorumlar kısmına da bu tür olayların aslında toplumda belli yönde bir değişiklik olduğunun kanıtı olarak algılanması gerektiğini belirtmiştim. Ben 5-10 yıl sonra değişimin gerçekleşeceğini, nihayet bu ülkede bazı kavramların yerine oturmaya başlayacağını ima ederek gelecek için umutlu olduğumu belirtmiştim. Fakat orada tartışma öyle bir noktaya kaydı ki ben yazılanlardan bir şey anlamamaya başladım.
Bugün karşılaştığımız bir haber de aslında bu bağlamda incelenebilir. İsmail Ağa cemaatin Beykoz'da villalarının bulunduğu semtin sokaklarına Cumhuriyet Çıkmazı, Tayyip Sokak gibi manidar isimler verilmeye başlanmış.
Bence bu tür olaylar şu şekilde yorumlanmalı: Ülke olarak vesayetçi, elitist devlet anlayışı giderek etkisini kaybediyor. Bu anlayışı savunanların yapmış olduğu savunma refleksleri bazen o kadar garip bir hal alıyor ki çoğu zaman komik duruma düşüyorlar.
İşin ilginç yanı ise bu mücadeleden galip çıktığını düşünen kesim ise onların bu haliyle alay ediyor ve bir anlamda da galibiyetini karşı tarafa "ayar" vererek perçinleştirmek istiyor.
Bütün bu gelişmelerde benim en çok dikkatimi çekense Ergenekon, cinayetler, 1 Mayıs vs. bir sürü provakasyona rağmen halk yine de sağduyuyu elden bırakmıyor ve geçmişte var olan çatışma iklimine teslim olmuyor. Miting, gösteri ve Ata'ya şikayetle tepkisini ortaya koyuyor. Bu da aslında nihai hedef olan demokratikleşme ve normalleşme sürecinin yavaş yavaş yerleştiğini göstermesi açısından iyi bir durum.
07 Mayıs 2008 Çarşamba
Sokak Isimlerinden ne cikarmak lazım?
16 Mart 2008 Pazar
Mayo Davasi ve Bir Pazar Hikayesi
Gazetecilerin pazar günü gündem dışı yazı yazmaları adettendir ya bügün de Eser Karakaş bugünkü yazısında bir hikaye yazmış. Yahu biz bu ülkede hep Hukuk Devleti olsun isterdik meğersek bazıları Yargı Devleti olsun istiyormuş:
Ha bu diyar, Anadayar - Eser Karakaş:
Basınımızın en sevdiğim geleneklerinden biri de pazar köşe yazılarını siyaset dışı, daha ‘light’ konulara ayırması.
Zaten bir süredir Türkiye de öyle hergün ilginç bir olayın olmadığı, köşe yazarlarının konu bulmada çok sıkıntı çektikleri bir ülke durumuna geldi; en azından pazar yazılarını siyasi ya da ekonomik konulara ayırmamak doğrusu rahatlatıcı oluyor.
Bendeniz de basınımızın bu geleneğine uyarak bu pazar için tümüyle hayali, adeta kurgubilimsel bir yazı yazmak ve böylece konu sıkıntısı çektiğim bu hafta sonunu atlatmak istiyorum.
* * *
Rahmetli Aziz Nesin’in çok güzel bir hikayesini hatırlıyorum, Patagonya’da ordu siyasete el koyar, radyoevini hemen ele geçirir ama elektrikler kesik olduğu için bir türlü iktidarı ele aldığını halka duyuramaz. Elektrikler bir türlü gelmez ve hikayenin sonunda aslında darbe çoktan olmuştur ama sivil iktidarın bundan bir türlü haberi olmadığı için işler eskisi gibi akar gider.
Benim kafamda kurguladığım hikaye de biraz Aziz Nesin öykünmesi.
Bir ülkede, ismi lazım değil, bir parti vardır, ismi yine lazım değil, çok geniş bir oy desteğiyle iktidardadır ama kendinin iktidarda olduğunu zannetmektedir zira aslında ülkeyi ismi mesela Anadayar olan (Anavatan’dan aklıma gelip uydurdum) bir parti yönetmektedir.
Bu partinin milletvekilleri yoktur, il ve ilçe teşkilatları yoktur, MKYK’sı var mıdır, yok mudur pek emin değilim, çok belirgin bir genel merkez binası da yoktur ama çok kapsamlı bir parti programı vardır ve ülkede aslında iktidardaki çok oy alan partinin programı değil tümüyle bu Anadayar partisinin programı fiilen yürürlüktedir, tüm uygulamalar bu partinin programı doğrultusunda şekillenmektedir.
Programın ekonomik hükümlerinin çağla ne kadar uyuştuğu pek belli değildir ama bizim gibi ülkelerde önemli olan zaten çağa ayak uydurma değil, programını dayatabilmedir, uygulatabilmedir.
Bu parti özelleştirmelere karşıdır; iktidar partisi özelleştirmeler yapar ama bu hayali parti gerçek iktidar gücünü kullanır ve ne yapar eder bu özelleştirmeleri engeller.
Bu parti yabancı sermayeye de karşıdır; kendini iktidarda zanneden ismi lazım olmayan parti senede ülkeye yirmi milyar doları aşan doğrudan yabancı sermaye yatırımı çeker ama bu hayali parti ne yapar ne eder bu işi de engellemeyi başarır.
Bu hayali ama çok güçlü ve uygulamada etkin parti sözde çok çağdaştır ama çağdaşlığın somut kurumlarına mesela AB’ye çok kuşkuyla bakar, hatta karşıdır ve yine mesela AB standartlarında ifade özgürlüğü meselesini ne yapar ne eder engeller, Handyside’ı bilmemezlikten gelir.
Bu hayali partinin üst düzey yöneticileri bu hayali partinin bulunduğu ülkede geçerli ve bizim 301’e benzeyen yasa maddesi karşısında da dokunulmazlık sahibidirler; mesela geçenlerde bu hayali partinin bir üst düzey yöneticisi ülkesinin yurttaşlarının idam infazlarını coşkuyla izlediğini söyleyerek halkının barbarlığa çok yatkın olduğunu ifade etmiştir ama bu söz o ülkenin 301’i kapsamında bir işleme konu olmamıştır.
Bu hayali parti o kadar güçlü o kadar güçlüdür ki, ifade etmek bile zordur ama örnek olarak o ülkenin genç kızlarının nasıl giyineceğine kadar söz sahibi olduğunu söylesem belki gücü konusunda bir fikir edinebilirsiniz.
Bu hayali parti çok güçlüdür güçlü olmasına ama mesela o ülkede bir zamanlar yayınlanan ve adı ‘virgül’ olan bir derginin yayınladığı darbe günlükleri karşısında çok sessiz kalmıştır; bu hayali partinin gücüyle orantılı olmayan bazı konulardaki bu sessizliğinin nedenleri konusunda rivayet ise muhteliftir ama kimi yorumcular bu sessizliği bir zamanlar otobüslere doldurularak götürülüp kendilerine verilen briefinglerin bir sonucu olduğunu yazmaktadırlar.
Ben ne gördüm ne de duydum, günahı bu lafı söyleyenlerin boynuna.
* * *
Bu pazar yazısını da konu sıkıntısından böyle saçmalıklara ayırarak geçirdik işte.
Bu ülke ve bu ülkede geçen olayların, mesela Virgül dergisi olayının, kahramanlarının gerçek kişi, ülke ve olaylarla hiç ilişkisinin olmadığını, tümüyle hayal mahsulü olduğunu söylemeye gerek bile yok herhalde.
Etiketler: akp, eser karakaş, hukuk vs. yargı devleti, mayo davası, siyaset, yargıtay
15 Eylül 2007 Cumartesi
Kin ve nefreti kınıyorum!
ÜLKEYİ KİN VE NEFRETE SÜRÜKLEYEN, KAN DÖKMEYİ MARİFET SAYIP BUNUN ADINA MİLLİYETÇİLİK VE İSLAMA BAĞLILIK DİYEN BÜTÜN HEMŞERİLERİMİ KINIYORUM.
09 Eylül 2007 Pazar
CHP'yi CHP'lilerden korumak
Bugün 9 Eylül. Cumhuriyet Halk Partisi'nin 84. kuruluş yıldönümü. Cumhuriyetin ilk partisi CHP'de, bugünü kutlamak için çeşitli törenler yapılıyor.
CHP lideri Deniz Baykal, Anıtkabir'e yaptığı ziyarette, Ziyaret Defteri'ne günün anlam ve önemine ilişkin yazdığı sözlerin bir bölümünde şu ifadelere yer vermiş:
Bugün yeni bir dönemin içindeyiz. Cumhuriyetimiz içeriden kaynaklanan saldırılara, kuşatmalara karşı da savunulmak durumundadır. Yozlaşmış, içeriği boşaltılmış, biçimsel bir kalıba dönüştürülmüş bir demokrasi anlayışıyla Cumhuriyetimiz ve ulusal birliğimiz tehdit altındadır.
Cumhuriyete içerden yapılan saldırılar denilirken kastedilen nedir? Bu sorunun cevabını ararken televizyonda "CHP'yi CHP'lilerden koruma" ile ilgili bir haber yayınlanıyordu. Anlaşılan, polisimizin bu gündeki görevi CHP'yi muhalif CHP'lilerden korumak olmuş.
Bu durumu iki şekilde değerlendirmek gerekiyor. Birincisi, cumhuriyet demek CHP demektir. Tek parti dönemi anlayışının hala daha devam ettiğini kabul edip cumhuriyete yapılan saldırılar CHP'ye yapılmış sayılır. Bu nedenle muhalif CHP'lilerin hareketi cumhuriyete karşı yapılmış bir saldırıdır; bu yüzden cumhuriyet ve onun temsilcisi CHP bu saldırılara korşu korunmalıdır.
İkinci durum ise birinci durumu reddedip Türkiye'deki bütün siyasi partilerin cumhuriyetin partisi olduğunu kabul etmektir. Bu durumda Baykal'a göre yalnız CHP değil, bütün siyasi partiler tehlike altındadır. Ve diğer partilerin cumhuriyete tehdit oluşturduğu söylenemez. Ha şimdi birileri çıkıp diğer siyasi partilerin cumhuriyetin partisi olmadığını iddia edeceklerdir. O halde bu siyasi partilerin varlıkları gayr-i meşru olmaz mı? Yasal olarak bu partiler var olduğuna göre bunlar tarafından cumhuriyetin temel değerlerine karşı bir hareket iddia edilebilir mi?
Bence bu iki değerlendirmeden ilki daha gerçekçi. En azından bu yaklaşım CHP'yi içinde bulunduğu tehdit ortamından kurtarıp belki de günün birinde iktidara taşıyabilir. 999 parolası ile yola çıkan Mustafa Sarıgül önderliğindeki muhalifler partiye Erdal İnönü, Altan Öymen ve Hikmet Çetin gibi isimlerin geri dönmesini istiyor. Bir de Mustafa Sarıgül'ün sözlerinden alıntı yapalım:
Blair ve Schröder istifa ediyor ama beyefendi istifa etmiyor. Çünkü o laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyetini değil, kendi koltuğunu koruyor.
Etiketler: chp, cumhuriyet, siyaset
02 Eylül 2007 Pazar
Abdullah Gül'ün geçmişteki sözleri
Bugünlerde Sn. Abdullah Gül hakkında yapılan tartışmaların en önemli bölümü de onun geçmişte yapılan sözleri oluşturuyor. Abdullah Gül'ün şuradan izleyeceğiniz bir videosunun sözlerini vurgu yapan bir kişi (ismini açıklamayı burada uygun bulmadım), Facebook'ta kurduğumuz "GÜL"ün benim cumhurbaşkanımdır grubuna şöyle bir mesaj atmış:
Resmi kayıtları bulunan bu fikirlerin değişme sebepleri neler ve kimlerdir?
TBMM 08.03.1995 “Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne giremeyeceği kesindir. Bunu Avrupalılar söylemektedir. Avrupa’nın önde gelen bütün politikacıları bunu söylemektedir. Avrupalı filozofların hepsi söylemektedir. Çünkü Avrupa Birliği bir Hıristiyan birliğidir. Bunu biz söylemiyoruz. Dünkü İngiliz Başbakanı söylüyor. Bunu söyleyen herkes vardır Avrupa’da, bunu herkes biliyor. Şimdi Sayın Dışişleri Bakanı dediler ki 2001 yılında Sayın Başbakan Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne gireceğini söyledi dediler. Peki ben şimdi kendilerine soruyorum: Avrupa Birliği’nin dokümanları var 2010 yılında projeksiyon yapmış Avrupa Birliği’nin tam üyesi ülkeler kimler olacak diye. O ülkelerin içerisinde dünkü komünist ülkelerin hepsi, hatta Baltık ülkeleri Litvayna, Estonya, Sırbistan, Bulgaristan, Çekler, Macarlar, Malta, Rum kesimi, bütün bunlar var mı? Bunların hepsi var. Peki Türkiye’nin ismi geçiyor mu bu dokümanda? Halbuki 1963 yılından beri girmek için uğraşıyor, uğraşıyor. Var mı Türkiye’nin ismi? Yok. Dolayısıyla gerçekler saklanıyor. Her şey tek taraflı olarak gitmektedir. Avrupa’nın menfaatleri söz konusu olduğunda tavizler verilmektedir, vazgeçilmektedir; fakat Türkiye’nin menfaatleri söz konusu olduğunda hiçbir direniş, hiçbir ısrar olmamaktadır. Bu şudur: Ne pahasına olursa olsun Türkiye Avrupa Birliği’ne girecek, Türkiye Gümrük Birliği’ne girecek anlayışındadır. Siz eğer bu zihniyette olursanız işte o zaman Profesör Erol Manisalı’nın dediği gibi sizi o zenginler köşkünün, üzülerek maalesef söylüyorum kendi ülkem adına, bahçesindeki bir kulübeye böyle koyarlar işte. Bunu biz söylemiyoruz, bunu herkes söylüyor. Bu ideolojiktir dedim. Aslında Türkiye kendi gayretleriyle girmedi. Avrupa Birliği’ne Türkiye’nin alınmayacağı kesin olunca Türkiye’nin de kendi başına bırakılması Avrupa’nın çıkarına değildi. Çünkü Türkiye’nin önünde büyük bir potansiyel vardır, bu tarihi bir potansiyeldir, bu bir realitedir. İstesek de istemesek de. İşte Türk Cumhuriyetleri çıkmıştır. İşte İslam ülkeleri vardır. Bugün bir Almanla siz Azerbaycan’a gittiğinizde, Kazakistan’a gittiğinizde gösterilecek ilgi çok farklıdır. Avrupalı bunu bildiği için Türkiye’yi serbest bırakmak istememiştir. …” ABDullah Gül
Bu konuda ise benim yaptığım yorumu -sanırım biraz uzun oldu fakat bu konuda yapılan tartışmalarda gerekli olduğuna inandığım konuları koydum- buraya ekliyorum:
Son birkaç aydır, Sn. Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığına adaylığından beri, kendisine yöneltilen eleştirilerin temelinde onun daha önceden yapmış olduğu bazı konuşmaların ve demeçlerin onun aleyhine kullanılması var. Abdullah Gül’ün bu eleştirilere cevabı iki şekilde olmuştur: Birincisi bazı demeçlerinin çarpıtılarak yayınlanmış olduğu (çeşitli yerli ve yabancı gazetelerde çıkan haberler hakkında), bazılarında ise o günün koşullarına göre siyasi kimliğinin de bir gereksinimi olarak bu demeçleri verdiği ve bugün baktığında buradaki sözleri hakkında özeleştiri yaptığıdır. Bundan dolayı siyasetin belli bir olgunluk süreci olduğunu belirtmiş, geçmişte yaşanan tecrübe ve deneyimlerden ders çıkararak bugünün ve yarının siyasetinin belirlenmesi gerektiğini vurgulamıştır.
X Hanım, ilginç olan ise sizin bu soruyu sorduğunuz günün basında da bu konunun hararetle tartışıldığı bir zamana rastlamasıdır. Öncelikle Can Dündar’ın Abdullah Gül’ün yaşamı hakkında yazdığı yazı dizisinin son bölümünde bu konu ile ilgili yukarıda belirtilen açıklamalar vardır (http://www.milliyet.com.tr/2007/09/01/yazar/dundar.html). Abdullah Gül hakkında daha fazla bilgi almak için yazı dizisinin tamamını okumanızı tavsiye etmekle birlikte burada son bölümdeki “Gül’ün özeleştirileri” kısmını vurgulamak istiyorum. Buradan da Abdullah Gül’ün özeleştiri yapma konusundaki samimiyeti yansımaktadır:
DEĞİŞİP DEĞİŞMEDİĞİ KONUSUNDA; "Biz AKP'yi kurarken bütün eski siyasi tecrübelerden ders çıkardık. Bu dersleri de açık bir şekilde kendi aramızda konuştuk." RADİKAL DEMEÇLERİ KONUSUNDA: "Siyasette önde gözüken insanların o günkü konjonktür içerisinde zaman zaman ileri geri konuşmaları oluyor. Sonra baktığınızda, 'Keşke onu öyle söylemeseydim' dediğim olmuştur." EŞİYLE ÜNİVERSİTE KAYDINA GİTMESİ KONUSUNDA: "Eşimle beraber kayda gitmem herhalde doğru değildi. Ama o zaman bir tedirginliği vardı. 'Bak, Bülent Bey, her zaman Rahşan Hanım'ın yanında' dedi. Onu yalnız bırakmamak istedim, ama milletvekili olduğum için, konu da tartışmalı olduğu için, sonra o da çok üzüldü, ben de çok üzüldüm." AİLESİNE VAKİT AYIRAMAMASI KONUSUNDA "Bu konuda çok pişmanım. Bakın, kızımın düğünü var, en küçük katkım olmuyor. Bunlar insani konular. İnsan kendi çocuğunun mutluluğuna katkı yapmak istemez mi? Ama maalesef siyasette bunlar mümkün olmuyor."
Bu tür özeleştiriler yapma Türk siyasetinde çok yeni bir kavram. Maalesef bu tür özeleştirileri yapan siyasetçilere pek fazla rastlamıyoruz (sanırım burada son dönemde bazı partilerin seçim sonuçlarıyla ilgili yaptığı eleştirilerde, iğneyi kendine batırmaya bile cesaret edemediğini, yerine çuvaldızı başkasına batırdığını hissediyoruz). Kaldı ki Abdullah Gül’ü en yakından tanıyan gazetecilerden birisi olan Fehmi Koru’da “Özeleştiri Derken – 02.09.07” (http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?t=02.09.2007&y=FehmiKoru) başlıklı yazısında da bu konuyu gündeme getiriyor. Burada yazar, toplum olarak özellikle siyaset düzeyinde özeleştiriye ne kadar uzak olduğumuzu vurguluyor, ve özeleştiri mekanizmasının bu tür iddiaları ortaya atanlar tarafından da çalıştırılması gerektiğini vurguluyor. Kaldı ki sayın Abdullah Gül’ün özellikle 2002 yılından beri söylediği ve temelde bir değişimin sonucu olan sözleri ve demeçleri dikkate alınmaması bunun yerine geçmişinden cımbızla çekilen söz ve demeçlerin –ki çoğu kendisi tarafından tekzip edilmiştir- vurgulanmasının altında ne aramak gerekir?
Şimdi buraya kadar yapmış olduğum açıklamaların merkezinde, vermiş olduğunuz örneğin asıl amacının bu örnekte bahsedilen konularda açıklama beklemekten ziyade bu tür açıklamaların kullanılarak Abdullah Gül’ün belli bir noktaya konumlandırılması isteğine cevap vermek içindi. Burada yukarıda söylediğim sözleri toparlamak gerekirse; 1)siyaset bir tecrübe işidir, ve Sn. Abdullah Gül’de zamanla edindiği siyasi tecrübe ve deneyimleri küresel konjektürün gereksinimlerine göre şekillendirmiştir ve dolayısıyla burada bir “değişim” söz konusu olmuştur, 2)güncel siyasetin bir gereksinimi olarak bazen liderler radikal çıkışlar yapabilir ve Sayın Abdullah Gül bu konuda bir özeleştiri yaparak “Sonra baktığınızda, 'Keşke onu öyle söylemeseydim' dediğim olmuştur” şeklinde durumu değerlendirdiği görülmektedir.
Bu noktada isterseniz konuşmanın içeriğine bakalım ve bu konudaki demeçlerin hangi siyasal koşulların bir sonucu olduğunu görelim. Burada yazdıklarım “Resmi kayıtları bulunan bu fikirlerin değişme sebepleri neler ve kimlerdir?” sorusunu, ilgili kayıttaki konular hakkında cevap beklediğinizi düşünerek sorduğunuza inanarak yazıyorum.
Bunlara verilecek cevap bir hayli uzun ve konu hakkında bir arka plan değerlendirmesi yapmaya ihtiyaç var. Tabi bunların hepsini burada yazamayacağıma göre, en azından kısa bir özet yapmaya çalışayım. Öncelikle Dış Politika konusu siyasetin global gelişmelerden sıklıkla etkilenen, zamandan zamana sürekli değişiklik gösteren bir alanıdır. Şimdi dış politikanın özü bu olduğu halde dış politika, her zaman iki farklı şekilde ele alınır. Birinci yaklaşımda devletin resmi bir dış politikası vardır. Ve ülkede iktidarlar değiştiği halde birkaç ufak balans ayarı dışında bu resmi dış politikanın süreklilik içermesi sağlanır. Örneğin T.C. tarihinde Türk Dış Politikasının izlediği rota; 1920-1940 yılları arasında global dengelere göre çağdaşlaşma ihtiyacıyla Batı yanlısı politika, 1940-50 yıllarında savaş koşulları ve sonuçları açısından tarafsız bir politika, 1950 ve sonrasında NATO üyeliğinin etkileri ve Amerika ile yakınlaşma ve 1960 ve sonrasında ise Avrupa Topluluğu (Birliği) ‘nun bir parçası olma. Tabi bunlar ana hatları olmakla birlikte kimi iktidarlar döneminde farklı tutumlar yaşanmıştır. Şimdi bu dönemden dönem değişen farklı tutumlar dış politikanın ikinci yönünü yansıtır. Hatta bu noktada kimi devletlerinin iktidarları arasında çok büyük yöntem farklılıkları vardır. Örneğin ABD’de her başkanın dış politikadaki uygulamaları farklıdır ve Amerikan Dış Politikası genellikle iktidardaki başkanla birlikte anılır. Örneğin Clinton ve Bush’un dış politikadaki yaklaşımları çok farklı olmuştur.
Şimdi Dış Politika, genel itibariyle belli bir yönergeye gitse de güncel politikada yöntem değişiklikleri olmuştur. Örneğin bu sözleri dikkate almak içinse 1995’in Türkiye’sine ve AB’sine bakmakta yarar var. Bu metinde de geçtiği üzere o zamanın iktidarı AB konusunu bir nevi gurur meselesi yapmış ve her ne pahasına olursa olsun AB’ye girmek için sıkı bir uyum politikası izlemiştir. O süreçte de Türkiye’nin AB’nin üyesi olmadan Gümrük Birliği’ne üye yapılmaya çalışılması, Türkiye’nin ekonomik çıkarları bakımından iç politikada yoğun muhalefetle karşılaşmıştır. Kaldı ki o zamanın hükümetinin “en geç 2001 yılına kadar AB’ye gireriz” şeklindeki açıklamaları AB’nin geleceğe yönelik projeksiyonlarının tümüyle çelişmektedir ve kamuoyu yanıltılmaktadır. Haliyle muhalefet partilerinin sözcülerinin bu konuda halkı uyarmalarından daha doğru bir yaklaşım olamaz.
Şimdi sorunuzun asıl can alıcı kısmına gelebiliriz : “değişme sebebleri nelerdir ve kimlerdir?”. Özellikle bu soru sorulduğunda vurgulanmak istenen –sizi bunu iddia ediyorsunuz şeklinde değerlendirmiyorum fakat yine de bu şekilde düşünen insanlar var- Abdullah Gül ve onun ekseriyetinde AKP’de yaşanan bu değişimin dışarıdan “birileri düğmeye bastı” ya da “bunlar bilmeyerek bir takım güç odaklarına hizmet ediyor” yaklaşımıdır. Şimdi, bu vurguyu kesinlikle reddeden birisi olduğumu ve bu tür yaklaşımı ciddiye dahi almadığımı belirtmek isterim. Onun yerine bu değişimi iç ve dış faktörlerin dikkatlice izlenmesi ve ona göre aktif bir politika uygulanması şeklinde açıklamaya çalışırım.
Özellikle 1991 yılında kurulmaya başlanan Türk Cumhuriyetleri ülkemizde büyük bir heyecan yaratmıştır. Son birkaç yüzyıldır memleketin geri kalışına çözüm arayan Türk aydınlarından bir kısmı Türkçülük ideali adı altında Türk milletlerini bir araya toplama inancına sahip olmuştur. Sanırım bu akımdan dönemin önemli aktörlerinden birisi olan Özal da etkilenmiş ve bu yeni durumun yarattığı fırsatlardan yararlanmak istemiştir –görüyorsunuz değil mi dış politikada bu tür fırsatlar bir anda karşınıza çıkabilir ve sizin harekete geçmek için kısa bir zamanınız vardır-. Özal da bu konjektürde bu devletlere “ağabeylik” yapma ihtiyacının bir yansıması olacak ki Türk Cumhuriyetlerini bir umut olarak görmüştür. O dönemde Abdullah Gül’ün kendi partisi olan Refah Partisi’nin Özal’a olan tecridine karşı o, Özal’la yakınlaşmış ve onun C.B.da verdiği davetlere katılmıştır. Bu da kendisinin onun fikirlerinden ve yaklaşımından etkilenebileceğini gösteriyor. Kaldı ki 1995’li yıllarda AB’ne muhalefet edenlerin alternatif olarak sunabilecekleri Türk Cumhuriyetleri ya da İslam Birliği’dir. Tabi aradan geçen yıllarda Türkiye’nin Türk Cumhuriyetleri ile olan ilişkileri maalesef çok gelişmemiştir. Bunda Türk Cumhuriyetlerinin rotayı Türkiye’den yana çizmektense daha çok Rusya ve Asya’daki diğer devletlerle ilişki kurmalarının payı büyüktür –Şangay beşlisi vs.-.
İkinci alternatif ise İslam Birliği ve bu konuda yapılan çalışmalardır. Refah Partisi’nin siyasetteki çizgisi düşünüldüğünde bu alternatifin daha ağır bastığı aşikardır. Fakat 1995’in hemen ardından gelen yıllarda kurulan D-8 topluluğu maalesef istendiği gibi yürümemiştir. Bunun altında bu devletlerin içinde bulunduğu iç siyasi çekişmelerin dış politikaya yansıması ve genellikle bu ülkelerin dünya enerji koridorlarının büyük bir bölümü üzerinde bulunması ve oluşacak olan birliğin global güç dengelerine olacak olan etkisinden dolayı G-8 ve diğer başlıca gelişmiş ülkelerin rahatsız olması ve bu nedenle bu oluşuma imzasını atmış olan hükümetlerin bir şekilde iktidardan düşürülmesi yatmaktadır –konu hakkında Türkiye’de 28 Şubat büyük bir örnek olarak sunulabilir. Şimdi gerek Türk gerekse de İslam Birliği konusundaki çalışmalarda yaşanan başarısızlıklar bu tür çalışmaların hızını azaltmasına sebep olmuştur. Bu noktada geçen 12 yılda Türkiye tekrardan rotasını AB’ye çevirmiş ve dış politika konusunda en gerçekçi yaklaşımın AB olduğu hemen hemen Türkiye’deki bütün partiler tarafından kabul edilmeye başlanmıştır. Yani bu açıdan bakıldığından AB Türk siyasetinde partiler üstü bir kavram haline gelmiştir. Partiler arasındaki farkın AB’ye girip girmeme konusundan ziyade girişin yöntemi üzerinde olması da bundan gelmektedir.
En son olarak Abdullah Gül’ün AB’nin 1995 yılında AB’nin Hıristiyanlık birliği olması hasebiyle Türkiye’nin bir İslam ülkesi olarak bu birliğin içerisinde yer alamayacağı açıklamasına değinmek istiyorum. AB’nin 1990’lı yılların ortalarına kadar Hıristiyanlık birliği olarak anılabileceği doğrudur fakat bundan sonraki dönemde bu konuda gerek AB içinden gerekse de dışından bir çok eleştiriler gelmeye başlamıştır. Bunun temelinde eleştiriler iki grupta toplanabilir: 1-AB’nin özü itibariyle din temelli olmasını istemeyen ve bunun AB’nin laik temellerini sarsacağına iddia edenler. 2-AB ülkelerinde artan İslam nüfusu ve bu nüfusun sosyal ve ekonomik alandaki talepleri. Şimdi bu iki eleştiriler temelinde AB, Türkiye’yle olan ilişkilerini daha farklı bir gözle bakmaya başlamıştır. Gerek Başbakan Tayyip Erdoğan gerekse de Dışişleri Bakanı Abdullah gül bunu AB konusunda iyi bir koz olarak kullanmıştır.
Sonuçta dış politikada 12 yıl uzun bir süredir ve bu 12 yılın verdiği tecrübe çok iyi analiz edilmelidir. Düşüncelerimi biraz uzun olarak dile getirmiş olabilirim fakat bahsettiğim konuların her birinin gerekli olduğuna inanmaktayım. En son olarak da “üyeliğimin iptal edilmesi ihtimaline karşı” olarak aynı soruyu kendi profilinizin notlar kısmına da ekleme ihtiyacı hissetmişsiniz. Grubumuzun açıklama kısmında da belirttiğimiz gibi gurubun en önemli amaçlarından birisi de farklı düşünce ve görüşleri dile getirenlere yer verme konusundaki kararlılığımızdır. Umarım siz de bu cevabımın aynı şekilde profilinizdeki notlar kısmında “yorumlar” kısmına eklersiniz.
Etiketler: abdullah gül, avrupa birliği, cumhurbaşkanlığı, d-8, islam birliği, siyaset, türk cumhuriyetleri
30 Ağustos 2007 Perşembe
30 Ağustos Zafer Bayramı Kutlu Olsun!
Bugün Türk istiklalinin en önemli dönüm noktasının 85. yıl dönümü. Bütün bir millet olarak 30 Ağustos Zafer Bayramını coşkuyla kutluyor, seneler önce yüce Türk milletinin bağımsızlığı uğruna canlarını hiç tereddüt etmeden feda eden şehitlerimizi bir kez daha rahmetle anıyoruz.
Birlik ve beraberlik içinde kutladığımız şu günde her ne kadar milli duygularla coşmuş olsa da kalbimde bir burukluk var. Bu burukluğun sebebi ise dün GATA'da Türk ordusunun başkumandanı sıfatıyla törene katılan cumhurbaşkanım Sayın Abdullah Gül'e gösterilen muamele. Anayasanın belirttiği yasalarla ve de demokratik yöntemlerle her durumda meşru bir cumhurbaşkanına karşı gösterilen bu tutumdan bu ülkenin bir vatandaşı olarak büyük üzüntü duyuyorum. Geçmişi ve yaşam tarzı ne olursa olsun, sayın Abdullah Gül, Türkiye'nin 11. cumhurbaşkanıdır. Onun cumhurbaşkanı olmamasını içinize sindiremeyebilirsiniz, ya da onu cumhurbaşkanlığına yakıştırmayabilirsiniz fakat yine de onun cumhurbaşkanlığına saygı göstermeniz gerekmektedir. Kaldı ki bir ordunun mensuplarının, başkumandanına göstermiş olduğu bu tutumu, Türk ordusunun yüzyıllardan beri asla taviz vermediği ordu içindeki saygı ilişkilerini zedelemesi açısından şiddetle kınıyor, Atatürk'ten beri siyasetin içine girmesi şiddetle karşı çıkılan bir kurumun göstermiş olduğu bu tutumu siyasi bir tepki olarak algılıyor ve içime sindiremiyorum.
Ben inanıyorum ki, yüce Türk ordusunda, gösterilmiş olan bu tutum ve davranışlar fevri olarak kalacak; Türk ordusu yüzyıllardan beri süregelen ve tarihe şanlı harflerle yazılmış geçmişine yakışır bir şekilde hareket edecektir.
“Demokratik olgunluğumuzu pekiştirdiğimizde, birbirimizden kuşku duymak yerine birbirimizi daha iyi anlamaya çalıştığımızda, sorunlarımızı açık yüreklilikle konuşarak, düşüncelerimizin farklılığından kaynaklanan dinamizmi harekete geçirebildiğimizde, terörün son bulması ve yaşam standardımızın yükseltilmesi de dahil, ülkemizin bütün problemlerinin üstesinden gelmemiz hiç de zor olmayacaktır. Bu konuda, özellikle devletin üst kademelerinde bulunan herkese, büyük görevler düştüğüne inanıyorum.”
Hava Kuvvetleri Eski Komutanı Org. Faruk Cömert
Etiketler: 30 ağustos, abdullah gül, bayram, cumhurbaşkanlığı, ordu, siyaset, tarih
Yorum: 60. Hükümet Listesi
Efendim,
Her ne kadar kabinede yer alacak isimler belli olsa da 60. hükümet hakkında yorum yapmadan önce kabinedeki bakanların görev paylaşımının net olarak açıklamasının beklememiz gerekiyor. Kaldı ki şu ana kadar geçen haberlerden anlaşıldığı üzere başbakan bazı icracı bakanlıkların sorumluluklarında ve de görev tanımlarında değişiklikler yapmış. Kaldı ki 3 başbakan yardımcısının ve de 6 devlet bakanının sorumlulukları da tam olarak ortaya konulmuş değil. Bu konuda en son malumatlardan biri olan başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Uğur Dündar’la yapmış olduğu söyleşiden yola çıkarsak başbakanın bu hükümette görev dağılımı konusunda radikal değişiklikler yapabileceğini düşünüyorum. Özellikle geçmiş 4,5 yılın verdiği tecrübe ve de global konjektürdeki gelişmeler onun kabinenin içeriğinde radikal değişiklikler yapabileceğinin sinyallerini veriyor. Normalde basında bu konuda bir çok spekülasyonlar yapılıyor fakat ben bu konuda başbakanın ağızından çıkan sözlere daha çok itimat ediyorum. En son o söyleşide de başbakan yeni hükümetle ilgili şu ilginç tespitleri yapmıştı:
- bilim ve teknoloji bizzat bana bağlı olması yerine bir bakanın sorumlululuğuna bırakılabilir.
- başbakan yardımcılarından birini kabinedeki bakanlar arasındaki koordinasyonu sağlamakla görevlendirmeyi düşünüyorum.
- bir diğer başbakan yardımcısını ise kabine ile meclis arasındaki ilişkileri koordine etmekle yükümlü tutmayı planlıyorum.
- ekonomide koordinasyonun daha etkin bir şekilde yürütülmesi için ekonomiden sorumlu bakanları koordine etmesi için bir bakanlık planlıyorum (bu sanırım Kemal Derviş gibi tüm bakanlıkların bir kişinin sorumluluğunda toplandığı yaklaşımla, 59. hükümette olan kesin çizgilerle ayrılmış ve farklı bakanlara teslim edilmiş ekonomi yönetimi arasında bir yerde olacak).
60. hükümet mevcut isimler olarak kamuoyundaki radikal değişiklik beklentilerini karşılayamamış olabilir fakat sorumluluk ve görev dağılımı konusunda ilginç değişiklikler içeriyor olabilir.
Yorumun orjinali için: Sinan Yüce tarafından
60. HÜKÜMET BAKANLARI HAKKINDA DETAYLI BİLGİ (Görevler, Bağlı ve İlgili Kurumlar) İÇİN TIKLAYIN.
24 Temmuz 2007 Salı
Seçim tahminleri hakkında...
Deniz Gökçe'nin bugünkü yazısı, siyaset, seçim tahminleri ve genel olarak tahminde bulunma hakkında çok ilginç tespitler ve sözler içeriyor. Özellikle bazı tespitler çok ilgin:
Yazının devamında Deniz Gökçe seçim sonuçlarından çıkarımlarını yapmış.Nihayet seçim günü geldi ve geçti. Seçimin sonucu konusunda o kadar çok tahmin yapıldı ki, seçim sonuçları ortaya çıkınca ve AKP uzak ara kazanınca ve Tarhan Erdem’in KONDA’nın seçim öngörüleri büyük oranda tutunca, birçok kişi tuhaf hislere kapılmıştır eminim. Şimdi size geleceği tahmin konusunda sıkça gündeme getirilen ve en önemli sözü aktarıyorum. İngilizce’si de şöyle: “Forecasting is very difficult, especially about the future!” -daha önce de duymuştum bu sözü fakat tahmin yapmanın doğasını çok iyi özetliyor- Yani “Tahmin yapmak çok zordur, özellikle gelecek hakkında!” Bu sözün ünlü bilim adamı Niels Bohr tarafından, bilimdeki gelişmelerin yönü ile ilgili olarak söylendiği ortaya atıldı. Ama sonra iş cıvıdı, bu kelamın tek satırlık esprileri ile ABD’de çok ünlü New York Yankees beyzbol takımı koçu Yogi Berra tarafından ortaya atıldığı iddia edildi. En sonunda da, sarhoş İngiliz futbolcusu Paul Gascoigne’a bile yakıştırıldı. Bazıları ise edebi takılıp bu sözün Mark Twain’e ait olduğunu söylediler. Ama sonuçta bu önemli sözün aslında kime ait olduğu ortaya çıkmasa da önemli olduğu ortaya çıktı. Tahmin her zaman mizah konusu olmuştur, aşağıdakilere bir bakın! Geleceği tahmin konusunda en çok vecize üretmiş olan Edgar R. Fiedler şöyle demiş: “İlla tahmin yapmanız gerekiyorsa, sık sık tahmin yapın!” -bu yüzden her ay başında tahmin yapanların, tahminlerini revize etmelerine şaşırmamalı- Sonra da bir değer yargısı sunmuş: “Tahmincilerdeki sürü içgüdüsü, koyunları bile bağımsız düşünür gibi gösterir!” Tabii siyasetteki en ilginç tahmin 1958 yılında, New York’ta Birleşmiş Milletler’de konuşma yapan Nikita Krushchev’in uzay yarışında bir adım öne geçmenin sarhoşluğu içinde, ayağından çıkardığı ayakkabısını kürsüye vurduktan sonra, “sizi gömeceğiz!” diyerek Batı kapitalistlerine seslenmesi olmuştu. Bu tahmin 30 yıl kadar sonra Berlin Duvarı ile beraber göçmüştü. -bugünlerdeki siyasi iklimi de bu şekilde değerlendirmek gerekli herhalde- Seçim sonuçlarını göz önüne alarak, seçim kampanyalarını da hatırlayarak bir geçmişe bakalım. Otto von Bismarck “İnsanlar, bir av sonrası, bir savaş döneminde veya bir seçim öncesinde söyledikleri kadar yalanı, başka hiçbir zaman söylemezler!” demiş. Ünlü ABD’li stand-up komedyeni George Burns ise “Ülkenin önemli sorunlarının nasıl aşılacağını bilenlerin büyük çoğunluğunun taksi şoförü veya berber olmaları sosyal bir ziyandır!” -bizde ki "kahve köşelerindeki 3-5 başbakan oturuvermişler" sözünü anımsattı bana-diyerek ek bir boyut getirmiş. Josef Stalin ise “Oy verenler hiçbir şeyi belirlemez. Oyları sayanlar ise her şeyi belirler!” diyerek bir başka gerçeği gündeme getirmiş. Ronald Reagan ise “Siyaset, dünyadaki ikinci en eski meslek olarak düşünülüyor, ama deneyimlerime göre, birinci en eski mesleğe çok benziyor!” -oy, oy, oy, kendisinin en eski mesleği aktörlüğü kastetmiyor herhalde, gerçi bizde aktör siyasetçiler de çok var-diyormuş. Adı bilinmeyen biri ise “Siyasetçiler çocuk bezi gibidir, aynı nedenle ve aynı sıklıkla değiştirilmelidirler!” -bu sözden bazı siyasetçilerimiz pay çıkarsa?-bence de çok harika buyurmuş. Çok komik bir şey de 1969 yılında “benim İngiltere’de bir kadının başbakan olmasını görmem mümkün değil!” diyen kişinin de sonra başbakan olan Margaret Thatcher olması.
23 Temmuz 2007 Pazartesi
Yorum: Adnan Menderes hakkında
Bundan birkaç ay önce bağımsız milletvekillerinin birleşik oy pusulasında yer alması ile ilgili dusunceler.org adlı blogda T. Suat Demren tarafından "27 Mayıs Demokrasinin Dramı" adlı bir yazıya yorum yapmıştım. Aslında yaptığım yorum o konuda bliyaal adlı bir okuyucunun Adnan Menderes hakkındaki iddialarına cevap vermekti. Konuyla ilgisi olanların dikkatini çekeceğini umuyorum:
Efendim, Suat Bey’in 27 Mayıs darbesini eleştiren yazısına Bliyaal Bey, Menderes’in demeçlerini ve DP yönetimindeki bazı olayları örnek vererek 27 Mayıs darbesinin “Türkiye’de demokrasinin önünü açan bir ihtilal” olduğunu iddia etmiş. TSK içinde emir-komuta zinciri dışında gelişen ve Celal Bayar’ın tabiriyle “komitecilerin” gerçekleştirdiği bir darbeyi bu ülkenin demokrasi tarihinde önemli bir adım diye göstermek takdir edersiniz ki çok büyük bir iddiadır. 27 Mayıs darbesinin, bu ülke için hayırlı mı yoksa fena mı olduğu konusu darbenin ilk gününden bu güne kadar tartışılan bir konudur ve de bir yazıda çözümlenemeyecek bir olaydır. Fakat benim burada yapmak istediğim Bliyaal Bey’in, Fatih Bey ve Suat Bey’e sitem eden “ne Fatih bey ne de Suat bey benim DP için yazdıklarıma doğrudan cevap verebilmişler” ifadesinden yola çıkarak bu konulardaki cevap arayışına katkıda bulunmaktır.Öncelikle ilk mesajınızda vurguladığınız örneklerden en önemlileri konusunda açıklama yapayım. 6-7 Eylül Olayları Üzerinden 50 yıldan fazla bir zaman geçtiği halde 6-7 olayları konusu tam anlamıyla kapatılamamıştır. “Atamızın Evi Bomba İle Hasara Uğradı” adlı İstanbul Ekspress gazetesinin haberi ile başlayan olaylar gerek iç politika açısından gerekse de Türk-Yunan ilişkileri bakımından dış politikada büyük gelişmelere sebep olmuştur. Bu nedenledir ki bu olaylara sebep olanlar hakkında çeşitli senaryolar üretilmiştir. Yunanlılar olayları ateşlemede İngiltere’yi suçlarken, Türk ordusu –sıkıyönetim ilan edilmesinin ardından İstanbul’un kontrolü Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından ele alınmıştı- ve hükümeti önceleri olayları milli değeri olan bir öğeye yapılan saldırının arkasında halkta olan hezeyan ve galeyan şeklinde ifade ederek tarafları yatıştırmaya çalışmıştır. Sonraları ise olaylar solcuların provakasyonu şeklinde ifade edilmiştir. Ama en garip tutum ise bu kadar tartışmalı olan olayların sorumluluğunu Adnan Menderes ve DP hükümetine yıkmaktır. Türk hukuk tarihinin en ilginç uygulamalarından birisi olan Yassıada Davaları’nda Yüksek Adalet Divanı’nda olaylardan Adnan Menderes ve DP iktidarını sorumlu tutmuştur. Fakat davanın seyrinin orduyu da içine alması –ki yıllar sonra generallerin yaptığı söyleşilerde 6-7 Eylül olayları Özel Harp Dairesi’nin muazzam bir başarısı şeklinde ifade edilmiştir- üzerine Yassıada gibi eşine az rastlanır güdümlü bir hukuk sürecinde bile Adnan Menderes ve diğerleri hakkında iddialar çekilmiştir. Kaldı ki olaylar sırasında dışişleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu’ya “Memleket buhran içindeyken dış politikayla ilgilenemeyeceğini” bildiren Menderes onu derhal Türkiye’ye çağırmış, ve Fatin Rüştü Zorlu İstanbul’a dönerken yanındakilere bu olayların dışişleri nezdinde yıllardır yapmış oldukları çalışmaların boşa gitmesine sebep olduğunu belirtmiştir. Bu arada çıkan olaylar yüzünden Menderes’in dönemin içişleri bakanını ve İstanbul valisini istifaya zorladığı da ayrı bir nottur.
Siz isterseniz hilafeti bile geri getirirsiniz Bu da başından beri Adnan Menderes’in sürekli çarpıtılan ifadelerinden birisidir. Öncelikle böyle bir ifadeyi böyle tek bir cümle halinde söylemek yerine söylendiği zamanki durum ve şartlara bakmak gerekir. Nitekim bu söz, Adnan Menderes’in kurduğu ilk hükümet olan ve dönemin ünlü siyasetçilerini içine alan hükümete karşı şiddetli eleştirilerin yapıldığı zamanlarda söylenmiştir. Bu dönemde meclisteki DP grubu bu ünlüler hükümetini şiddetle eleştirmiş onların yerine hükümette DP’nin kuruluşundan beri çaba sarf eden, parti tabanından gelen kişilerin hükümette olması gerektiğini vurgulamıştır. Bu baskılar karşısında iyice daralan Adnan Menderes’e yine muhalif milletvekilleri tarafından çözüm önerisi olarak kendisinin başkanlığında bu defa parti tabanından gelen, DP’de kuruluşundan beri yer alan milletvekillerinin yer aldığı bir hükümet kurması önerilmiştir. Bu öneriyi uygun bir çözüm olarak bulan Menderes, hemen ardından Meclis’e gelerek içinde bulunulan buhrandan kurtardığı için meclisi övmüş ve burada da örnek olarak bu sözleri söylemiştir. Kaldı ki o zaman bu sözlere şahit olan kişiler anılarında bu sözleri o zamanki şartların bir neticesi olarak meclisteki o atmosferin içinden söylendiğini dile getirmişlerdir. Tabi bir noktada şunu da vurgulamak gerekir ki meclisin halifeliği getirip getiremeyeceğinin meclisin yetkisi dışında olduğunu ya da imkânsızlığını iddia edenlerin halifeliği kaldıranların da yine meclis olduğunu unutmamaları gerekir.
Kara cübbeliler Adnan Menderes’in 10 yıllık başbakanlığının ardından akıllarda kalan en önemli sözlerden birisi de budur. Bunu da 27 Mayıs’ı Eskişehir’deyken haber aldığında söylemiştir. Şok etkisi yaratan darbeyi soğukkanlılıkla karşılayan Menderes, profesörlerin darbeyi alkışlamaları hatta kutlamaları ve de bunların ötesinde Ankara’ya çağrılarak yeni anayasayı yazmaya başlamaları üzerine bu sözleri etmiştir. Fakat Adnan Menderes’in profesörlere olan tepkisinin geçmişi vardır. Darbenin, DP iktidara geldiği andan itibaren planlanmaya başlandığı söylenir hatta Ali Fuat Başgil’in açıklamalarına göre darbe girişimlerinin 1947′de İnönü’yle başladığı söylenir. Fakat darbenin fitilini ateşleyen -ne ilginçtir ki- 27 Mayıs’tan bir yıl önce İnönü’nün meşhur “Şartlar oluşursa TSK’nın müdahalesi kaçınılmaz olur” sözleridir. Ki bu sözlerin ardından yaklaşık bir yıl boyunca ciddi gösteriler ve çatışmalar yaşanmıştır. Bu olayların en önemlilerin arkasında da üniversitelerin payı vardır. Hatta Menderes, birkaç kez üniversite rektörlerine bu durumu sormuş ve onlar da kendisine “talebe harekete geçince biz durduramayız” şeklinde cevap vermişlerdir. Aslında yapılan gösterilerin ve çatışmaların ardında onların da parmağı vardı. Darbeyi yaptıktan sonra askerin müdahalesinin geçici olduğunu ifade eden ve 3 ay içinde seçimlerin yapılacağı sözünü veren Cemal Gürsel’e –ki bunu İsmet İnönü de sıklıkla tembih etmiştir- ve orduya rağmen onların aklını çelen de ne gariptir ki kurulan 9 kişilik profesörler heyeti olmuştur. Onlara göre darbe yapmanın da bir yolu yordamı vardır. Darbenin meşru olabilmesi için DPliler yargılanmalıdır –ki darbenin en önemli aktörlerinden birisi olan Cemal Madanoğlu, profesörlerin DPlileri kastederek “Bunlar, yarın öbür gün iktidara gelir, sizi yargılayıp astırırlar” şeklindeki telkinlere işaret etmiş ve 27 Mayıs darbeden “ihtilal”e götüren dönüşüm başlamıştır. Kurulan teknokrat hükümeti, Milli Birlik Teşkilatı, Yüksek Adalet Divanı ve Yassıada davalarının tamamı yine bu profesörlerin fikirleridir. Anlaşılan 27 Mayıs’a kadar her şeyi planlayan fakat 28 Mayıs’a ilişkin akıllarında hiçbir şey olmayan darbeci subayların imdadına profesörler yetişmiştir. Yani profesörler daha önceleri yalnızca kitaplardan okudukları, bir nevi akademik bilgileri uygulamak için çok iyi bir fırsat bulmuşlar ve bunu da kullanmışlardır. Bugünlerde YÖK’ün ve üniversitelerimizin darbe konusunda bu kadar istekli olmalarında biraz da bu geçmişten gelen hem akademik hem de pratik birikimlerin etkisi var herhalde.
Yukarıdaki yazılanlar bile 27 Mayıs ve 27 Mayıs’ın doğrudan muhatabı olan DP’nin geçtiği süreçle ilgili çok kısa notlardır. Fakat ben şu anda dikkatinizi son bir noktaya çekmek istiyorum.Zamanında sarf edilen sözleri ya da olayları, onların oluşmasına zemin hazırlayan -eski tabirle- imkan ve şeraiti düşünmeden ele almak meseleye sığ bakmaktır. Nitekim ben şimdi kalkıp burada Atatürk’ün, Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında Rusya’ya gönderdiği mektuplarındaki “Yoldaş Lenin” sözlerini ya da bugünkü İsrail topraklarında 1937 yılındaki Filistinliler ve Yahudiler arasındaki kanlı çatışmalara tepki olarak Meclis’te yapmış olduğu konuşmasındaki “Peygamberimizin son arzusunu, yani Mukaddes toprakların daima İslam Hakimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız” sözlerini cımbızla çekip aldıktan sonra onu, “Komünist Atatürk” ya da “Peygamber fedaisi dinci Atatürk” diye itham etmem ne derece doğru olur? Bilyael Bey’in Menderes’den aldığı diğer sözleri de yine aynı şekilde içinde bulunulan durum ve şartlar düşünülerek değerlendirmek gerekir. Son olarak eleştirdiğim bu tutumla ilgili yine bu konuda Taha Akyol’un güzel bir yazısı var. Oraya bakmanızı tavsiye ederim.
Yorum: Baraj ve bağımsız milletvekilleri
Bundan birkaç ay önce bağımsız milletvekillerinin birleşik oy pusulasında yer alması ile ilgili dusunceler.org adlı blogda T. Suat Demren tarafından "Söylemezsem Çatlarım" adlı bir yazıya yorum yapmıştım. O yorumu buraya aynen kopyalıyorum:
Efendim, Bağımsız adayların oy pusulasına eklenmesi ve baraj sorunu her zaman içiçe konular olmuştur. Önce seçim sistemini alalım. Türkiye’de %10 baraj gereksinimi seçimlerde nispi seçim sisteminin tercih edilmesinden kaynaklanmaktadır. Burada her parti aldığı oy oranında meclise milletvekili gönderir. Durum böyle olunca siyasi istikrar açısından %10 seçim barajı konulmuştur. Türkiye’deki parlementer seçim sistemini diğer parlementer rejimlerle kıyaslamak Türkiye’deki seçimlerin adilliği konusunda bilgi verebilir -örneğin burada Türkiye ile parlementer rejimin beşiği İngiltere kıyaslanmış, ayrıca Amerika’da da başkanlık seçimlerinde bu sistem uygulanıyor yani her eyaletten yalnızca bir partiye mensup kişiler seçilebiliyor-. Buradan da görüleceği gibi temsilde adalet konusu her zaman her yerde yaşanan bir problemdir ve siyasi istikrar açısından temsilde adalet belli derecede göz ardı edilir. İlginç olan konu ise bölgesel seçim sistemi gündeme geldiğinde DTP’nin doğu ve güneydoğu Anadolu’dan rahatlıkla parlemontaya milletvekili sokabileceğidir. Aslında bu seçim sistemi 1950 seçimlerinde Türkiye’de uygulanmıştır ve seçimler öncesinde nispi sistemi savunan DP, bunda ne kadar yanıldığını anlamıştır, zira bölgesel seçim sistemi lehine işlemiş ve meclisteki sandalyelerin çoğunu kapmıştır. Fakat ilginç olan ise bölgesel seçim sisteminin uygulanmasının Türkiye gibi üniter devlet yapısının çok hassas olduğu ülkelerde çok zor olmasıdır. Hal böyle olunca bu sistemin uygulanması devletin ilkelerine ters düşmektedir. Bu durumda da istikrarı sağlamak açısından baraj getirilmesi zorunluğu olmaktadır. Bu durum seçmenin oyunun fazla sayıda partiye dağıldığı ortamda olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Fakat böyle bir durumda da seçmen partileri birleşmeye zorlayabilir ya da parti seçiminde kendine yakın bulduğu barajı geçme olasılığı yüksek diğer partiye oy verebilir. Gelelim, bu kanundaki aynı pusulaya yazılma konusuna. Neden ayrı oy pusulası uygulamasının olduğu eski sistemden DTP’nin - bağımsız adaylarla seçime girerse- yararlanabileceği söylenmiyor? Eski sistemde, seçmen ya bütün partilerin bulunduğu oy pusulasını zarfa koyacak ya da bağımsız adayın kağıdını koyabilecekti. Yani iksini koyunca oy geçersiz sayılmaktadır. Bu yüzden bundan dolayı birçok bağımsız aday geçmişte sorunlar yaşamıştır. Yine aynı şekilde partilerin bulunduğu pusula ile bağımsız milletvekillerinin bulunduğu pusula farklıdır. Bu farklılığın dışarıdan görülebilmesi nedeniyle seçmen baskı altına da alınabilir -ki Doğu ve Güneydoğu illerinde seçmenin baskı altına alınabildiği bilinen bir gerçektir. Bu arada önemli bir başka konudan bahsedeceğim. Yarı başkanlık ve kimi başkanlık sistemlerinin uygulandığı bazı ülkelerde parlemontada seçim barajı ya yoktur ya da çok azdır %1, %5 gibi. Fakat burada da devlet başkanı seçilirken oyların en çok oy alan iki aday arasında dağıtılması hedeflenerek siyasi istikrar sağlanmaya çalışılır.
Diğer sitedeki yorumları da buraya koyacağım
Zaman zaman farklı sitelerde ya da bloglarda çeşitli konularda yorumlarda bulunuyorum. Daha önceleri bu yorumlara bu blogda yer vermiyordum fakat şimdi düşündüğümde bu yorumların da bu blogda yer almasının iyi olacağına inanıyorum. Birazdan bu yorumlardan ulaşabildiklerimi buraya ekleyeceğim.
17 Mayıs 2007 Perşembe
Gündemle ilgili enfes bir yazı...
Engin Ardıç 16 Mayıs 2007 tarihli Akşam gazetesindeki yazısında kelimenin tam anlamıyla şu günlerde yaşadıklarımız haktında döktüren bir yazı yazmış: Ankara sinemalarında şimdi yeni bir komedi filmi oynuyor... Bilindiği gibi, Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı yapmamak için, muhtıraya benzememesine özen gösterilmiş bir muhtıra verildi (“muğlak” sözler edersin, ayrıca lafı somut bir merciye değil “ortaya” atarsın, anlayan anlar)... Diğer kanattan da, “ulema arasında ihtilaf mevzuu” olacağına hiç aldırmadan durduk yerde bir “367” icat edildi ve Anayasa Mahkemesi’ne gidildi... Anayasa Mahkemesi “367’yi” kabul etti. Hasan Cemal’in deyimiyle “hukuk eğildi büküldü, hatta siyasete alet edildi”... (Başıma dert almamak için Hasan Cemal’den alıntı yaptım, şimşekleri o çeksin.) Bu kararı alan ve Gül’e Çankaya yolunu kapayan Anayasa Mahkemesi ve onun başkanı Sayın Tülay Tuğcu, bürokrasi ve “bürokrat kuyrukçusu basın” çevrelerinde bir anda kahraman oldu! Şeriatçılara iyi bir ders verilmişti doğrusu... Akan sular da durmuştu, bu kararı artık hiçkimse tartışamazdı. Ancak, Tülay Tuğcu bu olayın hemen arkasından olmayacak bir iş yaptı! Hükümet bu 367 olayının intikamını almak amacıyla gündeme birdenbire “anayasa değişikliğini” getirince, pişmiş aşa soğuk su kattı. Daha ayrıntılı söylersek, veto edileceği çok belli olan yeni anayasa değişikliklerini cumhurbaşkanının “referanduma götürmemesi gerektiğini” belirtti. Yani, “benden buraya kadar” tavrı koydu. Hukuku bundan fazla eğip bükmek olmazdı. Yani yani, hükümetin meclisten geçirdiği paket yasaldı, hukuka uygundu, eğer meclis cumhurbaşkanını halkın seçmesine karar vermişse bu uygulanmalıydı. Çünkü artık bu sefer üç yüz altmış yedisi beş yüz altmış yedisi, herşeyi bir tamamdı, buna bile göz göre göre karşı çıkmak gülünç olacaktı. Sayın Tuğcu’ya hemen “sen ne yapıyorsun” denildi. Ne yani, ilk raundu kazandıktan sonra ikinci raundda bürokrasi hükümete teslim mi olacaktı? Operasyonun ikinci ayağında pes etmek var mıydı? Ne yani, Tülay Tuğcu hükümete arka mı çıkıyordu, bürokrasiye ihanet mi ediyordu? Tam yüzüp yüzüp de kuyruğuna gelmişken oyunbozanlık edilir miydi? Sayın Sezer yeni değişiklikleri ne güzel veto edecek (on beş günlük sürenin dolmasını bekliyor ki iş iyice sürüncemede kalsın), ikinci kez veto hakkı bulunmadığı için de halkoyuna sunacak ve böylece zaman geçecek, iş yatacaktı... -ben hemen ekleyeyim 120 gün referandum için ve en az 1 ay da değişikliklerin meclise geri gelmesi sürecindeki kayıp için; kafadan 6 ay daha cumhurbaşkanlığı sürecek. siyasilerdeki koltuk sevdasını gördük de cumhurbaşkanlığı koltuğu sevdasını da ilk defa görüyoruz. B.N. (blogcununun notu, swh). Top usturuplu bir şekilde taca atılmış olacaktı! Hiçbir sorun çözülmeyecek, yalnızca çözülmüş gibi görünecekti ama zarar yoktu. Önemli olan zaman kazanmaktı, sonrası Allah kerimdi. Emre Aköz’ün belirttiği gibi, temmuza kadar bürokrasinin çekeceği daha ne numaralar vardı... Fakat Sayın Tuğcu işi bozunca birileri devreye girdi... Basından itrazlar yükseldi. Sayın Tuğcu da geri basmak zorunda kaldı! Hemen bir açıklama yaptı ve “sözlerinin yanlış anlaşıldığını” belirtti. Cumhurbaşkanı referanduma gidemez dememişti, “zorunlu değildir” demişti. “Uygun görürse” gidebilirdi. “Takdirine kalmış” bir şeydi. (Bu takdirin hangi yönde tecelli edeceğini görmemek için de eşek olmak gerekirdi tabii.) Eh, bu durumda elbette referanduma gidilecek ve Deniz Baykal’ın uygun gördüğü şekilde, cumhurbaşkanlarını halka seçtirmek şimdilik önlenecekti. (Şu Baykal bir de seçimi kazansa ne güzel olacaktı ama kazanamıyordu ki bir türlü...) Bu seçimi halka yaptırmak çok sakıncalıydı, çünkü cahil halk maazallah gider halktan birini seçiverirdi ha! Bunu söyleyen adamın genel başkanlığını ettiği partinin adı da “halk partisiydi”. Fakat referandumda halk evet derse, yani cumhurbaşkanını ille doğrudan kendi seçmek isterse bu kez ne halt edilecekti, orası belli değildi. En iyisi yeni bir halk bulmak, seçimi onunla yapmaktı ama halk dediğin de gökten zembille inmiyordu ki... Şimdi bir film daha var vizyona girmek için sırada bekleyen... Gelecek program! Pat diye Kuzey Irak’a dalarız, hiçbir vatandaş ağzını açamayacağı gibi herkes de alkışlar, fakat durum “nazik” olacağı için olağanüstü hal ilan edilir, eh bu ortamda sağlıklı seçim yapılamayacağı için de seçimler ertelenir, “22 Temmuz badiresi” hayırlısıyla atlatılmış olur, bikinili vatandaş da o sıcakta deniz keyfinden kalmaz!... “Poposunu kaldırıp da sandık başına gelmeme” tehlikesi ortadan kalkar. Sonbahara Allah kerim. Vallahi merakla bekliyoruz ha, hadi bakalım. Bürokrasi de bu kıyağımı unutmasın. Şeriatla mücadelenin yolunu gösterdim, para istemem.
Etiketler: cumhurbaşkanlığı, seçim, siyaset
08 Mayıs 2007 Salı
367 esprileri
son cumhurbaşkanlığı seçiminde 367 milletvekili toplanamaması nedeniyle seçimlerin geçersiz sayılmasıyla oluşan siyasi atmosfere dalga geçenlerin ürettiği şakalarla ilgili Zaman gazetesi bir haber yapmış:
Anayasa Mahkemesi'nin 367 kararı, sadece Meclis'in cumhurbaşkanlığı seçimini zorlaştırmadı; gündelik hayatta da espri ve fıkralara konu oldu. Mesela, otobüs ve dolmuşlarda koltuk sayısının yarısından bir fazlası dolunca yolcular, 'Kaptan, salt çoğunluk oluştu hadi gidelim!' demeye başladı.
Cumhurbaşkanlığı seçimi için CHP'nin ortaya attığı '367 şartı', Türk halkının gündemine oturdu. Pek çok kişi, bu süreçte yaşanan tartışmalı uygulamalara, zekice esprilerle göndermede bulunuyor. İnternette ve halk arasında dilden dile dolaşan espri ve fıkralar, Karadeniz ve Nasrettin Hoca fıkraları ile yarışacak gibi gözüküyor. Bunların en çok ilgi görenlerinden biri 2007'nin 367 günü tamamlayamadığı için yıldan sayılamayacağı şeklindeki espri oldu. Anayasa Mahkemesi'nin CHP tezini kabul etmesinden hareketle yılın 365 günden ibaret olduğu ve bu sebeple 2008'e geçilemeyeceği esprisi yapılıyor. 'Önceki yılların durumu ne olacak?' sorusuna ise "Mahkeme kararı geriye işletilemez. 2006'ya dönük uygulama söz konusu olamaz." cevabı veriliyor.
Bir başka espri şu: Bazı cami imamları, cuma namazı için toplantı yeter sayısının 367 olduğunu karara bağlar ve 367 kişinin aynı anda camide bulunmaması halinde cuma namazı kıldıramazlar. Konu ile ilgili fıkra şöyle: Merkezî caminin birinde cuma günü, cuma namazı kılınacakken cemaatten biri ileri atılır ve cuma, cemaat yeter sayısı 40'ı bulmadığından (başka bir fetva ve kıyas konusu yoksa, Müslümanlar 40 sayısına ulaşınca Kâbe'de namaz kıldıklarından ötürü) bu namazın kılınamayacağını, kılınırsa da din işleri yüksek kuruluna namazın geçersiz olduğu fetvasını almak için başvuracağını söyler. Bunun üzerine caminin Hanefî mezhebine bağlı imamı sakince mihraba geçer ve, "Cemaat yeter sayısı 3'tür. Ben 3'ü gördüğüm an namaza başlarım." diyerek namaza durur.
Genelkurmay bildirisini Hasan Ünal'ın yazdığı iddialarını Hürriyet'teki köşesine taşıyan Ahmet Hakan da, dava açacağını söyleyen Hasan Ünal'a şöyle seslendi: 'Elinden geleni ardına koma' diyor ve ekliyorum: İstersen Anayasa Mahkemesi'ne başvur. Belki 9'a 2 kazanırsın." Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde literatüre giren diğer 367 esprileri şöyle:
27 Nisan 2007'den sonra evlenecekler için nikâh memurları, artık salonda 367 kişinin bulunmasını şart koşuyor.
Eskiden fotoğraf çektirilirken, insanların somurtmaması için telaffuz ettirilen 333 rakamının yerini 367 aldı.
Otobüslerde koltuk sayısının yarısından bir fazlası dolunca yolcular, 'Kaptan, salt çoğunluk oluştu hadi gidelim!' demeye başladı.
41 kere maşallahın yerine, '367 kere maşallah' deniyor.
M.Ö. ve M.S. olarak ikiye ayrılan dünya tarihi, en azından Türkiye'de 367'den önce ve 367'den sonra şeklinde olsun.
Yerçekimi kuvvetini bulan Newton, suyun kaldırma kuvvetini bulan Arşimed, kuduza karşı aşı bulan Pastör gibi 367'yi bulan Sabih Kanadoğlu'nun adı da bilim tarihine 'altın harf'lerle yazılsın.
Bir dairenin çevresinin çapına olan oranını ifade eden pi sayısının (3,14) bundan böyle 367 olarak belirlenmesi.
Dünya üzerindeki herhangi bir yerin ekvatora olan uzaklığını ölçen ve 360 olan meridyen sayısının 367 olarak belirlenmesi.
Kanadoğlu'nun cebi sende var mı?
367 konusu sadece espirilerle kalmadı. Bu konuda fıkralar da üretildi. Fıkralar şöyle:
CHP Lideri Deniz Baykal, 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'i emekliliğinde meşgul olsun diye üyesi olduğu Sosyalist Enternasyonal'e başkan seçtirmek ister ve Sezer'i aday gösterir. Ama Sezer'i Türkiye dışında tanıyan olmadığı için seçtiremez. Baykal, başarılı olamayınca NATO'yu askerî darbe yapması için Sosyalist Enternasyonal binasına davet eder. Ancak NATO kuvvetleri Baykal ve Sezer'e, "Şu an Türkiye dışında olduğunuzu hatırlatırız." diyerek yardım etmez. Bunun üzerine Baykal, telaşla Sezer'e dönerek sorar: "Sayın cumhurbaşkanım sende Kanadoğlu'nun cebi var mı?"
27 Nisan sabahı 367 milletvekili oylama için TBMM'ye gitmek üzere evlerinden çıktıktan sonra kaybolur. AK Parti, Anavatan ve DYP'lilerden oluşan 367 vekilin ortadan kaybolması Deniz Baykal'ı sevindirirken, Abdullah Gül ve taraftarlarını üzüntüye boğar. Herkes milletvekillerinin akıbetini merak ederken, Baykal'ın cep telefonu çalar. Telefonun ucundaki ses Baykal'a seslenir: "Eğer parti yönetiminden istifa ettiğini açıklamazsan her 5 dakikada bir milletvekilini serbest bırakacağız."
Kaynak: http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=537221
Etiketler: 367, cumhurbaşkanlığı, komik, siyaset
04 Mayıs 2007 Cuma
Çumhurbaşkanlığı tartışmalarının arkaplanı…
Bu blogu takip edenler uzun zamandır anlatmaya çalıştığım argümanları (1, 2) az çok biliyorlardır. Aşağıda vereceğim alıntıda da dünyaca ünlü the Economist dergisi bizim söylediğimiz düşüncelere benzer açıklama yapmayı uygun bulmuş:
The deeper malaise felt by these urban secular "white Turks" is really rooted in the millions-strong migration from rural Anatolia to the big cities in past decades. Assertively pious and aggressively entrepreneurial, this new class, championed by Mr Erdogan, has been steadily chipping away at the economic and political power of the secular elite. "The white Turks see women with headscarves walking dogs [and] jogging in their neighbourhoods and it drives them mad," says Baskin Oran, a liberal academic in Ankara. That shock may fade; in time it will become more difficult for the generals to turn secular hostility to Anatolian carpetbaggers into paranoia about creeping Islam, he reckons.
Etiketler: cumhurbaşkanlığı, siyaset
28 Nisan 2007 Cumartesi
Cumhurbaşkanı seçiminden kısa bir not…
"İlk taktik mücadele, Meclis Başkanı Bülent Arınç ile CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol arasında yaşandı. Yoklama isteyen Anadol'a Arınç, "Bu isteği karşılamak için iç tüzüğe göre 20 milletvekili talepte bulunmalı. Getir, yoklamayı yapayım" cevabını verdi. 184'ten fazla milletvekili olduğunu söyleyen Arınç, oturumu açtı."
Kaynak:
Referans
Etiketler: cumhurbaşkanlığı, siyaset
24 Nisan 2007 Salı
Cumhurbaşkanlığı konusu…
Türkiye'nin yeni haftaya başlarken en önemli gündem maddesi şüphesiz Cumhurbaşkanlığı seçimi… Aslında yabancı basının da konuya ilgisini şuradaki blog yazımda belirtmiştim. Örneğin the Economist olayı dünyada bu haftanın önemli gelişmelerinde biri olacak şeklinde nitelendiriyor.
Bu arada bütün tartışmalar süredursun konu hakkında ben de medyadan ve çeşitli kitaplardan araştırma yapmaya devam ediyorum. Kaldı ki meselenin hemen hemen her Türk vatandaşı tarafından dikkatle takip edilmesi gerekiyor. Gerçi geçtiğimiz haftaki miting ve çeşitli yazılar –bunlara bazı arkadaşlarımın MSN resimleri ve mesajları da dahil- sanırım meselenin itinayla takip edildiğini gösteriyor.
Mesele ile ilgili haberler ve yorumların yanı sıra konu hakkındaki kitapları da elimden gelince okumaya çalışıyorum. Konu hakkında ilk okuduğum kitap Cüneyt Arcayürek'in 'Çankaya Gelenler Gidenler' adlı kitabıydı. Tuncay Özkan'la birlikte her Pazar günü yapmış olduğu sohbet programlarıyla dikkati çeken başlayan son aylarda kamuoyunun gündemindeki isimlerden bir tanesi. Kitaba gelince, kitap bütün cumhurbaşkanlığı seçimlerini ve her bir cumhurbaşkanının Çankaya'ya çıkarken ve Çankaya'dan inerken yaşadıklarını aktarıyor. Cüneyt Arcayürek'in uzun yıllardan beri gazetecilik yapması ve anlattığı olayların içindeki kişilerle yakından ilişkili olması anlattığı konulara hâkim olmasını sağlamış. Tabi, kendi politik görüşü çerçevesinde de kitabı şekilleniyor. Özellikle AKP ve Recep Tayyib Erdoğan'ın tutumunu ANAP ve Özal dönemindeki tutumla karşılaştırması bunu açıkça ortaya koyuyor. Neticede kitap politik bir taraf tutuyor fakat –bazıları dışında- olaylar, mümkün olduğunca fazla yorum yapmadan tanıklarla yapılan görüşmeler aktarılarak anlatılmış. Sürükleyici olan bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum. Tabi, aday açıklandıktan sonra bu konu gündemden düşmeye başlayınca fazla da okuma isteği hissedeceğinizi düşünmüyorum ama yine de Recep Tayyib Erdoğan'ın olası adaylığı durumunda konu sıcak kalmaya devam eder. Siz de bu vesileyle okumuş olursunuz.
Bu postada asıl değinmek istediğim şey aslında konu ile ilgili okuduğum ikinci kitap. Ahmet Cemil Ertunç'un Çankaya Nöbeti adlı kitabından bahsediyorum. Kitaba ilk Taha Kıvanç'ın –aslında Fehmi Koru olduğunu bilmeyen yoktur ama yine de burada vurgulayalım- şuradaki yazısında rastlamıştım. Yoğunluktan ancak dün elime alabildim ve okumaya başladım.
Kitabın henüz daha çok başlarında olsam da kitap girişiyle çok ilginç bir nitelikte olduğunu ortaya koydu. Özellikle, cumhurbaşkanlığı ve cumhuriyet ekseninde günümüzdeki tartışmaların arka planı hakkında yazarın iddia ettiği şeyler gerçekten çok ilginç. Her ne kadar bazı noktalarını çok da aşırı ve sert bulsam da geneli itibariyle benim de çeşitli platformlarda anlatmaya çalıştığım bazı fikirleri anlatıyor. Özellikle giriş kısmında bazı alıntılar yapmak istiyorum:
…Her şeyin üzerinde yer aldığı, varlığını devam ettirdiği bir zemini vardır…
… Öncelikle Türkiye'deki 'zemini' doğru belirlemek gerekmektedir. Türkiye'de yaşanan ve yaşanmakta olanların 'zemini'ni ekonomik, siyasal, yasal, askeri yapıyı yönlendirme güç ve imkânına sahip 'resmi ideoloji' oluşturmaktadır. Türkiye'deki toplumsal gerilimlerin; ideolojik çatışmaların; siyasal, kültürel, ekonomik, yasal problemlerin temelinde her zaman 'resmi ideoloji' yer almış ve yer almaya da devam etmektedir.
… Türkiye'deki resmi ideolojinin söylemlerine yansıyan ve varlığının nedeni olarak algıladığı en temel arzusunu, toplumu geleneksel tüm bağlarından koparıp zihniyetiyle, görünümüyle, hayat tarzıyla köklü bir değişime tabi tutmak ve tek tip hale getirmek oluşturmaktadır. Bu nedenle 'halkçılık' ilkesi gereği, yüzyıl öncesinden bu güne 'halka rağmen' arzusunu gerçekleştirme kararlılığı içerisindedir.
…Zira 'halkçılık' ilkesi gerçekte hiçbir zaman okullarda çocuklara öğretilmeye çalışılan 'halkın istek ve çıkarlarını dikkate alan politikalar geliştirme' vs. anlamına gelmemiştir. Bu ilkenin ideologları ve uygulayıcıları 'halkçılığı' her zaman 'halka rağmen ama halk için' biçiminde formüle etmişlerdir…
…Temelleri Jöntürkler tarafından atılan bu ideoloji, içten ve dıştan 'düşmanlar' tarafından kuşatıldığı paranoyasını geliştirmiştir. Böyle olduğu için de bir kez konuşmaya başladı mı hemen 'düşmanlar'dan söz etmektedir. 'Düşmanlarıyla' ilgili olarak da sözlerinin ekseninde hemen her zaman 'irtica', 'laiklik karşıtlığı', 'cumhuriyet düşmanlığı', 'iç ve dış düşman mihraklar', 'hainler', 'padişahlık yanlıları' gibi ifade ve tanımlamalar yer almaktadır. Bunlar daha çok kendi paranoyalarının ürettiği sanal tehditler ve tehlikeler olduğu için de, onları bir türlü yok edememekte ve sürekli tedirginlik duymaktadır. Sürekli varolan tedirginliğin beslediği saldırganlık ayrılmaz parçası halindedir. Bu haliyle de nevi şahsına münhasır bir ideoloji olarak anlam kazanmış ve kazanmaya devam etmektedir…
…Ayrılmaz parçası kıldığı 'belirsizlik' özelliğinden yararlanarak, örneğin dilinden hiç düşürmediği 'düşmanlarını' hiçbir şekilde açıkça tanımlamamaktadır. Çünkü düşmanlarının kim ve ne olduğunu açıkça söylerse, kendisinin gerçekten ne olduğunun ve ne olmadığının olanca biçimiyle ayan-beyan görünür hale geleceğinin farkındadır…
…Bunun somut delili, sürekli gündeme getirdiği ancak kimliğini hiçbir zaman açıklamadığı 'milleti birlik ve beraberliğe her zamankinden daha muhtaç kılan iç ve dış düşman mihraklar' söylemidir…
…İlginç olan şudur ki, her ne yapılırsa yapılsın bir türlü 'milli birlik ve beraberliğe her zamnkinden daha muhtaç olunan günlerin' sonu gelmemiş, 'iç ve dış düşman mihraklar' ne yok olmuşlar ve ne de garip olmuşlardır…
…Zira 'resmi ideoloji' varlığını, kimliğini açıkça ortaya koymadığı ve kendi paranoyalarıyla ürettiği bu düşman(ların)a borçludur.
…Bu ülkede yaşananlar, toplumsal herhangi bir gerçekliğe dayanmamakta, her şey 'resmi ideolojinin' arzu ve korkularına göre şekillenmekte, 'resmi ideoloji' gündemi hep kendisine göre belirlemektedir.
…'Cumhurun temsilcisi olduğu söylenenlerin seçtiği Cumhurbaşkanları ne oranda bu temsilciler tarafından seçilmiştir?' …
Yukarıdaki satırlar bazı okuyucular tarafından şaşırtıcı gelebilir ama yazarın bu konuda düşündükleriyle yalnız olmadığını konu hakkında şurada yazmış olduğum bir postada daha önce vurgulamıştım.
Konu hakkında farklı kesimlerin farklı açıdan yaklaşımlarını öğrenmek için yukarıda bahsettiğim iki kitabı da okumanızı tavsiye ediyorum. Aslında bu noktada söyleyecek çok şeyim var fakat şimdilik sizi daha fazla yormak istemiyorum. Konu hakkında yorumlarınızı bekliyorum.
Etiketler: cumhurbaşkanlığı, siyaset, tarih
15 Nisan 2007 Pazar
Sıcak gündemle ilgili birkaç link…
Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt'ın perşembe günü gündemle ilgili yapmış olduğu basın toplantısının yankıları iç ve dış basında sürerken, dün de cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in Harp Akademileri Konferansı'nda yapmış olduğu konuşmanın içeriği tartışılmaya başlandı.
Gündemle ilgili benim dikkatimi çeken ilginç bir anekdot ise genelkurmay başkanının yapmış olduğu konuşma hükümet ve çevresi tarafından olumlu karşılanırken –borsanın da meseleye olumlu tepki vermesini not edelim-, orduyu asli görevini yapmaya çağıran bazı kimseleri alternatif çözümlere yöneltti. Hemen ardından Cuma günü cumhurbaşkanımızın yaptığı konuşma ise bu kimselerde memnuniyet açısından farklı tepkilere yol açtı.
Mesele hakkında kendi kişisel yorumları yazmak yerine size süreçle ilgili dikkat çekici birkaç yazı linki vererek olayları yorumlarken kullandığınız perspektifi biraz daha genişletmek istiyorum.
Eser Karakaş şuradaki yorumunda meselenin daha geniş anlamda ne ifade ettiği konusunda tarihsel bir bakış sunmaya çalışmış. Yaklaşık 2 hafta öncesine ait bu yorumun sadece Eser Karakaş'la sınırlı kalmadığını ve bu bakış açısının medyanın ve halkın belirli bir kesimi tarafından desteklendiğini kavramak çok da güç değil. Konuyla ilgili bugün de Akşam gazetesi genel yayın yönetmeni Serdar Turgut'ta "Birinci cumhuriyetin sonu" başlıklı iddialı bir yazı yazmış.
Ötelerden beri çeşitli platformlarda dile getirmeye çalıştığım –ve bir anlamda kendi dağarcığımda toparladığım- fikirleri yansıtması bakımından burada verdiğim linklerdeki yazılar önemli. Sanırım bu cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinin, bu ülke açısından -Tayyip ya da başkasının başa geçmesi şeklinde değil de- çok daha büyük bir çerçevede ele alınması gerekiyor. Tabi, çerçeveyi büyütüp meseleyi laik- anti-laik ya da diğer cumhuriyet ilkeleri çerçevesi içine sokmak da yeterli değil. Büyütün, daha da büyütün efendim… Şöyle bütün manzarayı görelim değil mi?
Etiketler: cumhurbaşkanlığı, siyaset
13 Ekim 2006 Cuma
15 Ağustos 2006 Salı
Arap Dünyası Neden Sessiz?
arapların sessiz kalmasının altında yatan en büyük sebeb arap ülkeleri ile abd arasında var olan ekonomik ya da siyasi işbirliği değildir. bunun altında yatan en büyük sebeb burada üzerinden pek geçilmeyen hizbullah gerçeğidir. konuda bahsi geçen ülkelerin halkının çoğu sünnilerden oluşmaktadır ve de bu nedenle sünniler tarafından yönetilmektedirler. fakat israil'in hedef aldığı hizbullah ise ortadoğu da şii direnişinin bir simgesidir ve daha önceki eylemlerinde yalnızca israil'i değil bölgedeki sünni etmenlere karşı da mücadele etmiştir. kaldı ki lübnanda yaşanan iç savaş sırasında etnik kimlikler birbiriyle çatışırken bölgedeki şiileri hizbullah ve onun arkasındaki güçlü ülke iran desteklemiştir. yine aynı savaşta şiilere karşı savaşan sünnilerin arkasında ise bahsi geçen arap devletleri vardı. dolayısıyla iç savaştan kalma husumetler ve de şu anki ortadoğuda müslümanlar arasındaki çıkar çatışmaları arapların meseleyi uzaktan takip etmesine ya da birleşmiş milletler çerçevesinde hareket etmeye sevk ediyor. asıl ilginç olan ise bu süre zarfında hamastan ya da el fetih'ten israil'e yönelik hiçbir saldırı ya da taciz yaşanmamasıdır. diğer arap ülkelerinde olduğu gibi onlar da meseleyi izlemekle yetinmektedir -bu sürede ateşkes çağrısında bulunmaktadırlar fakat kendilerinden "beklenen" fiili bir harekette bulunmamışlardır. buradan da onlara göre meselenin "israil-hizbullah sorunu" şeklinde anlaşıldığını çıkarabiliriz. tüm bu olaylardan anladığım kadarıyla arap dünyasının ve amerika'nın meseleye biraz daha seyirci kalmasında ortadoğu'da son zamanlarda yükselen şii dalgasının etkileri neden olmaktadır. ırak'ın işgalinin ardından kurulan hükümetlerde şiilerin hakim güç olmaları, öteden beri şii milliyetçiliğinin adeta kalesi olan iran'ın son zamanlarda abd'ye ve israil'e yönelik cüretkar tavırları, bunlara örnektir. anladığım kadarıyla kuruluşundan beri batı medeniyeti'nin ortadoğu'daki maşalığını yapmış olan israil'in hizbullah ve de arkasındaki şiilere karşı bu tutumunun sonuçlarını görmeden kimse harekete geçmek istemiyor. sonuçta abd de, araplar da son zamanlarda artan şii dalgasının akıbetinin israilin lübnan'daki başarısına göre belirleneceğini düşünüyor. bu noktada ise asıl ilginç olan ise israil'in bölgeden çıkmasının kimsenin işine gelmeyeceğidir -savaş karşıtları ve de katliamları kınayan bütün insanlık dışında-. aslında israil'de harekatın başarılı olmadığını kabul ediyor -zaten dün yapılan atamalarla operasyonun eleştirilen yönetim kadrosunda değişiklik yapıldı-. fakat çekilirse bu bölgedeki hizbullah'ın etkinliğini ve de halktaki sempatisini daha da artıracaktır. bu da şiilerin ve iran'ın işine gelecektir. deminden beri söylediğim gibi bu durumdan ilk rahatsız olacak olanların başında da araplar gelecektir. israil'in başarılı olması durumunda ise hizbullah'ın bölgedeki etkinliği zarar görecektir. bu durumdan ise daha geniş perspektifte şiiler rahatsız olacaktır ve de buradaki kayıplarını diğer taraftan kurtarma olasılığı ortaya çıkacaktır. bu diğer taraflarında başta Irak ve İran olmak üzere şii nüfuzunun etkiliği olduğu yerler olacağı kesindir. buralardaki gelişmelerden ilk etkilenecek olanların başında da -"guess who"- bölgeye çakılı kalan ABD'dir. Görüldüğü gibi mesele hakkında biraz etraflıca düşünüp olayların arkasındaki siyasi dengeler incelenmeye çalışıldığında siyaset denilen işin ne kadar ilginç olduğu ortaya çıkıyor. Lübnan'daki meselelerdeki açılımlara burada bir nokta koyup başka bir yorumdan devam edeyim. ortadoğu özellikle petrolün bulunduğu günden beri batı medeniyetinin her daim a
