seçim etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster
seçim etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster

24 Temmuz 2007 Salı

Seçim tahminleri hakkında...

Deniz Gökçe'nin bugünkü yazısı, siyaset, seçim tahminleri ve genel olarak tahminde bulunma hakkında çok ilginç tespitler ve sözler içeriyor. Özellikle bazı tespitler çok ilgin:

Nihayet seçim günü geldi ve geçti. Seçimin sonucu konusunda o kadar çok tahmin yapıldı ki, seçim sonuçları ortaya çıkınca ve AKP uzak ara kazanınca ve Tarhan Erdem’in KONDA’nın seçim öngörüleri büyük oranda tutunca, birçok kişi tuhaf hislere kapılmıştır eminim. Şimdi size geleceği tahmin konusunda sıkça gündeme getirilen ve en önemli sözü aktarıyorum. İngilizce’si de şöyle: “Forecasting is very difficult, especially about the future!” -daha önce de duymuştum bu sözü fakat tahmin yapmanın doğasını çok iyi özetliyor- Yani “Tahmin yapmak çok zordur, özellikle gelecek hakkında!” Bu sözün ünlü bilim adamı Niels Bohr tarafından, bilimdeki gelişmelerin yönü ile ilgili olarak söylendiği ortaya atıldı. Ama sonra iş cıvıdı, bu kelamın tek satırlık esprileri ile ABD’de çok ünlü New York Yankees beyzbol takımı koçu Yogi Berra tarafından ortaya atıldığı iddia edildi. En sonunda da, sarhoş İngiliz futbolcusu Paul Gascoigne’a bile yakıştırıldı. Bazıları ise edebi takılıp bu sözün Mark Twain’e ait olduğunu söylediler. Ama sonuçta bu önemli sözün aslında kime ait olduğu ortaya çıkmasa da önemli olduğu ortaya çıktı. Tahmin her zaman mizah konusu olmuştur, aşağıdakilere bir bakın! Geleceği tahmin konusunda en çok vecize üretmiş olan Edgar R. Fiedler şöyle demiş: “İlla tahmin yapmanız gerekiyorsa, sık sık tahmin yapın!-bu yüzden her ay başında tahmin yapanların, tahminlerini revize etmelerine şaşırmamalı- Sonra da bir değer yargısı sunmuş: “Tahmincilerdeki sürü içgüdüsü, koyunları bile bağımsız düşünür gibi gösterir!” Tabii siyasetteki en ilginç tahmin 1958 yılında, New York’ta Birleşmiş Milletler’de konuşma yapan Nikita Krushchev’in uzay yarışında bir adım öne geçmenin sarhoşluğu içinde, ayağından çıkardığı ayakkabısını kürsüye vurduktan sonra, “sizi gömeceğiz!” diyerek Batı kapitalistlerine seslenmesi olmuştu. Bu tahmin 30 yıl kadar sonra Berlin Duvarı ile beraber göçmüştü. -bugünlerdeki siyasi iklimi de bu şekilde değerlendirmek gerekli herhalde- Seçim sonuçlarını göz önüne alarak, seçim kampanyalarını da hatırlayarak bir geçmişe bakalım. Otto von Bismarck “İnsanlar, bir av sonrası, bir savaş döneminde veya bir seçim öncesinde söyledikleri kadar yalanı, başka hiçbir zaman söylemezler!” demiş. Ünlü ABD’li stand-up komedyeni George Burns ise “Ülkenin önemli sorunlarının nasıl aşılacağını bilenlerin büyük çoğunluğunun taksi şoförü veya berber olmaları sosyal bir ziyandır!” -bizde ki "kahve köşelerindeki 3-5 başbakan oturuvermişler" sözünü anımsattı bana-diyerek ek bir boyut getirmiş. Josef Stalin ise “Oy verenler hiçbir şeyi belirlemez. Oyları sayanlar ise her şeyi belirler!” diyerek bir başka gerçeği gündeme getirmiş. Ronald Reagan ise “Siyaset, dünyadaki ikinci en eski meslek olarak düşünülüyor, ama deneyimlerime göre, birinci en eski mesleğe çok benziyor!” -oy, oy, oy, kendisinin en eski mesleği aktörlüğü kastetmiyor herhalde, gerçi bizde aktör siyasetçiler de çok var-diyormuş. Adı bilinmeyen biri ise “Siyasetçiler çocuk bezi gibidir, aynı nedenle ve aynı sıklıkla değiştirilmelidirler!” -bu sözden bazı siyasetçilerimiz pay çıkarsa?-bence de çok harika buyurmuş. Çok komik bir şey de 1969 yılında “benim İngiltere’de bir kadının başbakan olmasını görmem mümkün değil!” diyen kişinin de sonra başbakan olan Margaret Thatcher olması.

Yazının devamında Deniz Gökçe seçim sonuçlarından çıkarımlarını yapmış.

23 Temmuz 2007 Pazartesi

Yorum: Baraj ve bağımsız milletvekilleri

Bundan birkaç ay önce bağımsız milletvekillerinin birleşik oy pusulasında yer alması ile ilgili dusunceler.org adlı blogda T. Suat Demren tarafından "Söylemezsem Çatlarım" adlı bir yazıya yorum yapmıştım. O yorumu buraya aynen kopyalıyorum:

Efendim,
Bağımsız adayların oy pusulasına eklenmesi ve baraj sorunu her zaman içiçe konular olmuştur. Önce seçim sistemini alalım. Türkiye’de %10 baraj gereksinimi seçimlerde nispi seçim sisteminin tercih edilmesinden kaynaklanmaktadır. Burada her parti aldığı oy oranında meclise milletvekili gönderir. Durum böyle olunca siyasi istikrar açısından %10 seçim barajı konulmuştur. Türkiye’deki parlementer seçim sistemini diğer parlementer rejimlerle kıyaslamak Türkiye’deki seçimlerin adilliği konusunda bilgi verebilir -örneğin burada Türkiye ile parlementer rejimin beşiği İngiltere kıyaslanmış, ayrıca Amerika’da da başkanlık seçimlerinde bu sistem uygulanıyor yani her eyaletten yalnızca bir partiye mensup kişiler seçilebiliyor-. Buradan da görüleceği gibi temsilde adalet konusu her zaman her yerde yaşanan bir problemdir ve siyasi istikrar açısından temsilde adalet belli derecede göz ardı edilir.
İlginç olan konu ise bölgesel seçim sistemi gündeme geldiğinde DTP’nin doğu ve güneydoğu Anadolu’dan rahatlıkla parlemontaya milletvekili sokabileceğidir. Aslında bu seçim sistemi 1950 seçimlerinde Türkiye’de uygulanmıştır ve seçimler öncesinde nispi sistemi savunan DP, bunda ne kadar yanıldığını anlamıştır, zira bölgesel seçim sistemi lehine işlemiş ve meclisteki sandalyelerin çoğunu kapmıştır.
Fakat ilginç olan ise bölgesel seçim sisteminin uygulanmasının Türkiye gibi üniter devlet yapısının çok hassas olduğu ülkelerde çok zor olmasıdır. Hal böyle olunca bu sistemin uygulanması devletin ilkelerine ters düşmektedir.
Bu durumda da istikrarı sağlamak açısından baraj getirilmesi zorunluğu olmaktadır. Bu durum seçmenin oyunun fazla sayıda partiye dağıldığı ortamda olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Fakat böyle bir durumda da seçmen partileri birleşmeye zorlayabilir ya da parti seçiminde kendine yakın bulduğu barajı geçme olasılığı yüksek diğer partiye oy verebilir.
Gelelim, bu kanundaki aynı pusulaya yazılma konusuna. Neden ayrı oy pusulası uygulamasının olduğu eski sistemden DTP’nin - bağımsız adaylarla seçime girerse- yararlanabileceği söylenmiyor? Eski sistemde, seçmen ya bütün partilerin bulunduğu oy pusulasını zarfa koyacak ya da bağımsız adayın kağıdını koyabilecekti. Yani iksini koyunca oy geçersiz sayılmaktadır. Bu yüzden bundan dolayı birçok bağımsız aday geçmişte sorunlar yaşamıştır. Yine aynı şekilde partilerin bulunduğu pusula ile bağımsız milletvekillerinin bulunduğu pusula farklıdır. Bu farklılığın dışarıdan görülebilmesi nedeniyle seçmen baskı altına da alınabilir -ki Doğu ve Güneydoğu illerinde seçmenin baskı altına alınabildiği bilinen bir gerçektir. Bu arada önemli bir başka konudan bahsedeceğim. Yarı başkanlık ve kimi başkanlık sistemlerinin uygulandığı bazı ülkelerde parlemontada seçim barajı ya yoktur ya da çok azdır %1, %5 gibi. Fakat burada da devlet başkanı seçilirken oyların en çok oy alan iki aday arasında dağıtılması hedeflenerek siyasi istikrar sağlanmaya çalışılır.

17 Mayıs 2007 Perşembe

Gündemle ilgili enfes bir yazı...

Engin Ardıç 16 Mayıs 2007 tarihli Akşam gazetesindeki yazısında kelimenin tam anlamıyla şu günlerde yaşadıklarımız haktında döktüren bir yazı yazmış:

Ankara sinemalarında şimdi yeni bir komedi filmi oynuyor...

Bilindiği gibi, Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı yapmamak için, muhtıraya benzememesine özen gösterilmiş bir muhtıra verildi (“muğlak” sözler edersin, ayrıca lafı somut bir merciye değil “ortaya” atarsın, anlayan anlar)... Diğer kanattan da, “ulema arasında ihtilaf mevzuu” olacağına hiç aldırmadan durduk yerde bir “367” icat edildi ve Anayasa Mahkemesi’ne gidildi... Anayasa Mahkemesi “367’yi” kabul etti.

Hasan Cemal’in deyimiyle “hukuk eğildi büküldü, hatta siyasete alet edildi”... (Başıma dert almamak için Hasan Cemal’den alıntı yaptım, şimşekleri o çeksin.)

Bu kararı alan ve Gül’e Çankaya yolunu kapayan Anayasa Mahkemesi ve onun başkanı Sayın Tülay Tuğcu, bürokrasi ve “bürokrat kuyrukçusu basın” çevrelerinde bir anda kahraman oldu! Şeriatçılara iyi bir ders verilmişti doğrusu... Akan sular da durmuştu, bu kararı artık hiçkimse tartışamazdı.

Ancak, Tülay Tuğcu bu olayın hemen arkasından olmayacak bir iş yaptı! Hükümet bu 367 olayının intikamını almak amacıyla gündeme birdenbire “anayasa değişikliğini” getirince, pişmiş aşa soğuk su kattı. Daha ayrıntılı söylersek, veto edileceği çok belli olan yeni anayasa değişikliklerini cumhurbaşkanının “referanduma götürmemesi gerektiğini” belirtti. Yani, “benden buraya kadar” tavrı koydu. Hukuku bundan fazla eğip bükmek olmazdı.

Yani yani, hükümetin meclisten geçirdiği paket yasaldı, hukuka uygundu, eğer meclis cumhurbaşkanını halkın seçmesine karar vermişse bu uygulanmalıydı. Çünkü artık bu sefer üç yüz altmış yedisi beş yüz altmış yedisi, herşeyi bir tamamdı, buna bile göz göre göre karşı çıkmak gülünç olacaktı.

Sayın Tuğcu’ya hemen “sen ne yapıyorsun” denildi.

Ne yani, ilk raundu kazandıktan sonra ikinci raundda bürokrasi hükümete teslim mi olacaktı? Operasyonun ikinci ayağında pes etmek var mıydı? Ne yani, Tülay Tuğcu hükümete arka mı çıkıyordu, bürokrasiye ihanet mi ediyordu? Tam yüzüp yüzüp de kuyruğuna gelmişken oyunbozanlık edilir miydi?

Sayın Sezer yeni değişiklikleri ne güzel veto edecek (on beş günlük sürenin dolmasını bekliyor ki iş iyice sürüncemede kalsın), ikinci kez veto hakkı bulunmadığı için de halkoyuna sunacak ve böylece zaman geçecek, iş yatacaktı... -ben hemen ekleyeyim 120 gün referandum için ve en az 1 ay da değişikliklerin meclise geri gelmesi sürecindeki kayıp için; kafadan 6 ay daha cumhurbaşkanlığı sürecek. siyasilerdeki koltuk sevdasını gördük de cumhurbaşkanlığı koltuğu sevdasını da ilk defa görüyoruz. B.N. (blogcununun notu, swh).

Top usturuplu bir şekilde taca atılmış olacaktı! Hiçbir sorun çözülmeyecek, yalnızca çözülmüş gibi görünecekti ama zarar yoktu. Önemli olan zaman kazanmaktı, sonrası Allah kerimdi.

Emre Aköz’ün belirttiği gibi, temmuza kadar bürokrasinin çekeceği daha ne numaralar vardı...

Fakat Sayın Tuğcu işi bozunca birileri devreye girdi... Basından itrazlar yükseldi.

Sayın Tuğcu da geri basmak zorunda kaldı!

Hemen bir açıklama yaptı ve “sözlerinin yanlış anlaşıldığını” belirtti. Cumhurbaşkanı referanduma gidemez dememişti, “zorunlu değildir” demişti. “Uygun görürse” gidebilirdi. “Takdirine kalmış” bir şeydi. (Bu takdirin hangi yönde tecelli edeceğini görmemek için de eşek olmak gerekirdi tabii.)

Eh, bu durumda elbette referanduma gidilecek ve Deniz Baykal’ın uygun gördüğü şekilde, cumhurbaşkanlarını halka seçtirmek şimdilik önlenecekti. (Şu Baykal bir de seçimi kazansa ne güzel olacaktı ama kazanamıyordu ki bir türlü...)

Bu seçimi halka yaptırmak çok sakıncalıydı, çünkü cahil halk maazallah gider halktan birini seçiverirdi ha! Bunu söyleyen adamın genel başkanlığını ettiği partinin adı da “halk partisiydi”.

Fakat referandumda halk evet derse, yani cumhurbaşkanını ille doğrudan kendi seçmek isterse bu kez ne halt edilecekti, orası belli değildi. En iyisi yeni bir halk bulmak, seçimi onunla yapmaktı ama halk dediğin de gökten zembille inmiyordu ki...

Şimdi bir film daha var vizyona girmek için sırada bekleyen... Gelecek program!

Pat diye Kuzey Irak’a dalarız, hiçbir vatandaş ağzını açamayacağı gibi herkes de alkışlar, fakat durum “nazik” olacağı için olağanüstü hal ilan edilir, eh bu ortamda sağlıklı seçim yapılamayacağı için de seçimler ertelenir, “22 Temmuz badiresi” hayırlısıyla atlatılmış olur, bikinili vatandaş da o sıcakta deniz keyfinden kalmaz!... “Poposunu kaldırıp da sandık başına gelmeme” tehlikesi ortadan kalkar. Sonbahara Allah kerim.

Vallahi merakla bekliyoruz ha, hadi bakalım. Bürokrasi de bu kıyağımı unutmasın. Şeriatla mücadelenin yolunu gösterdim, para istemem.