ekonomi etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster
ekonomi etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster

26 Şubat 2008 Salı

Sonunda Alan Greenspan'in kitabini bitirebildim.

500 küsür sayfalık İngilizce bir kitabı bitirmek benim için epey bir zaman aldı. Sindire sindire okumaya çalıştığım için bir anlamda bu kadar zaman alması normaldi ama nihayet Alan Greenspan'ın The Age of Turbulence kitabını bitirebildim. Bugün "The Economist" diye arattığınızda karşınıza çıkacak olan birisi varsa o da Alan Greenspan'dır.

500 Küsür sayfalık kitabında hem 60 yıllık bir ekonomi deneyimini ve bu ekonomi deneyimiyle bu 60 yılın değerlendirilmesini okuyorsunuz. En sonunda da 2030 yılına kadar bu devin projeksiyonlarını öğreniyorsunuz.

Kitap hakkında daha fazla söze gerek duymuyorum. Bu kadarı bile okumaya başlamak için yeterlidir herhalde...

10 Ocak 2008 PerÅŸembe

Demokrasi hakkında...

Uzun bir süredir Alan Greenspan'ın The Age of Turbulence kitabını okumaya çalışıyorum. Kitap hakkında ileride uzun bir posta yayınlayacağım ama (muhtemelen onu iyipara'ya koyarım) kitabın bir yerindeki alıntıyı yapmak istiyorum:

Sayfa 345: Economic populism is presumed to be an extension of democracy to economics. It is not. Small-d democrats support a form of government in which the majority rules on all public issues, but never in contravention of the basic rights of individuals. In such societies, the rights of minorities are protected from the majority. We have chosen to grant to the majority the right to determine all public policy issues that do not infringe on individual rights.*

Democracy is a messy process, and it certainly is not always the most efficient form of government. Yet I agree with Winston Churchill's quip: "Democracy is the worst form of government except for all those other forms that have been tried from time to time." For better or worse, we have no choice but to assume that people acting freely will ultimately make the right decisions on how to govern themselves. If the majority makes the wrong decisions, there will be adverse consequences—even, in the end, civil chaos.

Populism tied to individual rights is what most people call liberal Democracy. "Economic populism" as used by most economists, however, refers implicitly to a democracy in which the "individual rights" qualifier is largely missing. Unqualified democracy where 51 percent of the people can legally do away with the rights of the remaining 49 percent, leads to tyranny+ The term then becomes pejorative when applied to the likes of Peron, who to most historians is largely responsible for Argentina's long economic decline after World War II. Argentina is still laboring under that legacy.

The battle for capitalism is never won. Latin America demonstrates this perhaps more clearly than any other region. Income concentration and a landed gentry with roots in sixteenth-century Spanish and Portuguese conquests still foster deep and festering resentments. Capitalism in Latin America is still a struggle at best.

*We may require supermajorities to implement certain laws. For example, in the United States, only a supermajority may override a presidential veto—but it was majorities in the assemblies of the thirteen original states that ratified the Constitution, choosing to be governed in that manner.

+Many of our Founding Fathers feared that American majority rule without the first ten amendments to the Constitution of the United States of America—our Bill of Rights—would be tyranny.

29 Eylül 2007 Cumartesi

100 milyarı aştık, durmak yok yola devam...

İki haftadır iÅŸ yoÄŸunluÄŸundan yazmaya fırsat bulamıyordum ama neyse ki memlekette bu iÅŸi iyi yapan yazarlar var da yazılarıyla düÅŸüncelerimize aracı oluyorlar.

Engin Ardıç'ın bugünkü yazısı da (29.09.2007) bunlardan bir tanesi. Kendisine özgü üslubuyla yine döktürmüÅŸ. Yazıyı buraya da koyuyorum. Arada ibret için dönüp dönüp okunacak cinsten (kalın olanlar benim özellikle hoÅŸuma giden sözler):

Kaç gündür bekliyordum, biri çıksa da beni doÄŸrulasa... Ara sıra doÄŸrulanmak güzeldir. Hep küfür mü yiyeceÄŸiz canım, zaman zaman da haklı çıkalım!
Hani demiÅŸtim ya, bu memlekette vara yoÄŸa, yerli yersiz Anıtkabir’e gidilir, Atatürk’ün huzuruna çıkılır... Eskiden kelle hesabı yapılmazdı, artık çetelesini tutuyorlar ve ara ara da yayınlıyorlar, ÅŸu kadar bin ziyaretçiye ulaÅŸtık, aha ÅŸu anda milyonu geçtik falan diye...
Åžimdi ihracatçılar da gideceklermiÅŸ.
Çünkü, Türkiye İhracatçılar Meclisi, on iki ayda tam yüz milyar dolarlık ihracat yaptığımızı açıklamış. Amerika, Avrupa, Çin ve Japonya için küçük, Türkiye için büyük bir adımdır.
Fakat herhalde Büyük Kurtarıcı, “ihracatçılar, ilk hedefiniz yüz milyar dolardır, ileri” demiÅŸ olduÄŸu için, bunu Anıtkabir’de tescil etmek ÅŸart. Ata’ya anlatmazsan hiç kıymeti yok... Ata görecek...
Türkiye İhracatçılar Meclisi baÅŸkanı OÄŸuz Satıcı ve arkadaÅŸları, pazartesi sabahı aynen Rasattepe’deler... (OÄŸuz Satıcı... “İsmiyle müsemma” diye iÅŸte ben ona derim!)... Böyle bir meclis varmış da haberimiz yokmuÅŸ... Hazır deÄŸiÅŸik bir meclis bulmuÅŸken yeni anayasayı da ÅŸuna yaptırsalar.
BaÅŸlarında da, Devlet Bakanı KürÅŸat Tüzmen...
Çelenk koyacaklar (onlar koymayacaklar, nöbetçi koyacak da onlar da bir ucundan dokunacaklar, koyar gibi yapacaklar), saygı duruÅŸunda bulunacaklar, ÅŸeref defterini imzalayacaklar... İşte Atam, yüz milyar dolar! (Hürriyet Gazetesi böyle baÅŸlık atmış.)
Atatürk kalkıp okuyamayacak ama muhabirler hemen koÅŸup not edecekler.
Acaba Bekir CoÅŸkun da içinden Onuncu Yıl Marşı’nı mırıldanarak katılmayı düÅŸünür mü? (Böyle bir hobisi vardır.)... Çıktık açık alınla on iki ayda her turdan, on iki ayda yüz milyon dolar döviz yarattık her kurdan... BaÅŸta bütün dünyanın saydığı sayın bakan...
Bu arada bir de “ihracatçının andı” yazılmaktaymış. Onu da orada okuyacaklar, Atatürk dinleyecek. “Åžurası olmamış, ÅŸöyle deÄŸiÅŸtir çocuk” diyecek.
Hani Atatürk’ün gençliÄŸe hitabesine karşılık bir de “gençliÄŸin cevabını” yazmışlardı da, yazanın kaç yaşında olduÄŸunu hep merak ederdim...
Bu da öyle bir ÅŸey, çünkü ihracatçılar, “kendi alanlarındaki mücadelede onuncu yıl nutkundan ilham almışlar”.
BaÅŸarmak için de, muhtaç oldukları kudretin damarlarındaki asil kanda bulunduÄŸuna inanmışlar, öyle diyorlar. Buna göre, ithalatçılar ya vatan haini ya kansız. Çünkü gül gibi dövizlerimizi harcıyorlar.
Nasıl bir and içecekler acaba? Bir gün Türk ihracatını müdafaa mecburiyetine düÅŸersek, vazifeye atılmak için avro/dolar paritesinin imkân ve ÅŸeraitini düÅŸünmeyeceÄŸiz! Bu ihracat çok namüsait bir vaziyette tezahür edebilir... İhracatına kastedecek düÅŸmanlar, dolar kurunu çok düÅŸük tutarak bütün dünyada emsali görülmemiÅŸ bir dalgalanmanın mümessili olabilirler... Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün borsalarına girilmiÅŸ, bütün tahtaları kapatılmış, bütün bırokır firmaları zaptedilmiÅŸ olabilir... Bütün bu ÅŸeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar Türkiye’ye Malezya modelini getirmek gibi bir gaflet, dalalet, ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler...
Ey Türk ihracatının evladı! Vesaire vesaire.
Bu arada haddim olmayarak benim o naçiz yazımdan da etkilenmiÅŸ olmalılar ki, “kimseyi ÅŸikâyet etmeyeceÄŸiz” demiÅŸler. Anıtkabir tavafında bu da önemli bir aÅŸamadır.
Ben ÅŸimdi, kendi alanında baÅŸarılı olan herkesten bir Anıtkabir ziyareti beklerim. Eskiden futbolcuları maçtan önce Eyüp Sultan’a götürürlerdi, Avrupa Kupası’na katılma hakkını elde edersek Fatih Terim de çocukları topladığı gibi doÄŸru Anıtkabir’e...
Ya da ErtuÄŸrul Özkök gitsin... BeÅŸ yüz bin satışı bulduk, Fotomaç’ı geçtik Atam...
Dua edin ki Matild Manukyan hayatta deÄŸil. Vergi rekortmeni, devletine baÄŸlı, vatansever bir iÅŸ kadınıydı. Aydın DoÄŸan Grubu yazarlarının “haydi herkes ya Anıtkabir’e ya Dolmabahçe Sarayı’na” gazına gelip “Yüce Atam, yüz bininci viziteye ulaÅŸtık” diye defter imzalamaya kalksaydı, görürdünüz siz skandalı!

10 Mayıs 2007 Perşembe

oPhone: oooo!

Apple'ın iPhone ile yaptığı sükseye hepimiz şahit olmuştuk. "Ulan, ne tasarım ya.., kimin aklına gelir hiç tuş koymamak, Apple'dan korkulur oğlum" şeklinde meseleye göstermiş olduğumuz ilgiden ve Apple'a göstermiş olduğumuz saygıdan, Apple'ın ezeli rakibi Microsoft rahatsız olmuş olmalı ki adamlar hemen cevap verdiler. Tasarımdaki sıradışılık mı önemli olan? Buyur burdan yak? Ekran yuvarlak oğlum daha ne bekliyorsun. - bu arada ilginç bir şey ama ilk yapılan televizyonlarda yuvarlak ekranlıydı-. Sadelik mi? Buyur, abi bizde sadelik adına her şey var. Kullanım kolaylığı mı? 3 kişi aynı anda kullanabiliyoruz. Daha ne istiyorsun? Ya da geliştirme olanağı mı? Apple bu konuda hakikaten iphone'a sadece Apple ve desteklediği üçüncü parti şirketler program yazabilir şeklindeki açıklamasıyla zaten çuvallamıştı. Şimdi Microsoft iddia ediyor. 5 yaşındaki -pardon 4 yaşındaki- çocuk bile kod yazabilir. Tabi bütün bu gelişmelerden kimler faydalanacak? Tabi ki biz tüketiciler. Yaşasın rekabet, yaşasın teknoloji. Tanıtım videosunu alttan izleyebilirsiniz.

20 Nisan 2007 Cuma

Nakit sıkıntısı deyip geçme, tanı altında yatanı!

Deniz Gökçe, burada, yaratıcı Türk insanının yaratıcı finansman çözümü hakkında güzel ve eğlenceli bir yazı yazmış. Yazıdan bir alıntı yapmak istiyorum:

Meğerse kat karşılığı satılan pencereler ile literatüre geçen Türk insanı bir "yaratıcı finansman adımı" daha atmıştı. Pencereyi kat karşılığı satan kişi nakit sıkıntısını çözmek için bir bankaya gidiyor ve inşaatçıdan alacağı katı sanki, para vererek alacakmış gibi banka kredisi talep ederek, zaten kendisine ait olan daire için banka kredisi alıyor ve kendisine ait daireyi satın alıyordu. Böylece satış işlemleri için gider, vergi ve tabii faiz nedeni ile maliyet artmış oluyordu, ama nakite de geçilmiş olunuyordu.



Eğer pencere karşılığı alınan katta ileride fiyat artışı olursa da spekülasyondan kâr da elde edilebileceğinden, sorun aşılmış olabilirdi. Ama ileride kat iyi fiyata satılmazsa veya hiç satılamaz elde kalırsa, o zaman ciddi bir banka kredisi sorunu yaşanacaktı. Yani işin bir "kumar boyutu" da vardı. Yaratıcılığımıza, her tür olası soruna rağmen gene de "şapka çıkartmak" gerek.



Anahtar ile kulak kaşımak veya kürdan ile kulak temizlemek gibi "çok yararlı" ama aynı zamanda felaket üretebilecek yaratıcı buluşlarımız hep vardı. Dünyada olmayan "vadeli çeki" ekonomi literatürüne biz kazandırdık. Toplu taşımacılık yerine, minibüs ve dolmuşu da biz icat ettik. Baraj yapmak yerine, her eve plastik su deposu koymak da, insanlığa bizim katkımızdır. Kredi kartını ödeme aracı olmaktan çıkartıp, kredi olarak kullanıp batma, sonra da şikayet etme de bizim icadımızdır.



Teknolojiye ve bilime pek katkımız yoktur da, kimse "yamuk veya kestirmeci işlerde yaratıcı" olduğumuzu inkâr edemez. Ancak sorun bu mekanizmaların varsayımları bir süre sonra gerçekleşmediği zaman ortaya çıkar.

Anahtarı bilmem ama "vadeli çek" olayı başlı başına bir araştırma konusudur. Aynı şekilde pencerecilerin yaptıklarını da leverage ya da hedging arasında bir şeye benziyor ama "hikmetinden sual olunmaz" diyoruz ve bu meseleyi burada noktalıyoruz.

19 Ocak 2007 Cuma

Microsoft Zirvesi 2007

Microsoft Zirvesi 2007 bu yıl 24-26 Ocak tarihlerinde Lütfi Kırdar Kongre Merkezi'nde yapılacak. Geçen sene yapılan Bill Gates'in Türkiye'ye gelmesi sebebiyle çok görkemliydi. Bu yıl yapılana Bill Gates –iÅŸlerinin yoÄŸunluÄŸu sebebiyle- katılamayacak fakat bence bu, bu kongrenin selameti açısından daha iyi. Bu tür ünlülerin gelmesi her ne kadar medyanın dikkatini çekse de konuyla alakasız birçok insanın da gereksiz yere kalabalık yapmalarına neden oluyor. Son yıllarda yapılan fuarlara gidenler –BiliÅŸim, Compex, vb- ne demek istediÄŸimi çok iyi anlayacaklardır. Bir diÄŸer önemli nokta ise Bilkent'in ders kayıt günleri geçen sene olduÄŸu gibi bu yıl da bu zirveyle çakışıyor. Bilkent'in Türkiye'deki diÄŸer üniversitelerden aykırı davranıp yıla erken baÅŸlayıp erken bitirme arzusu –sanırım, biraz da Amerikan üniversiteleri takvimleriyle paralellik göstermeye çalışıyorlar- bazen biz Bilkent öğrencilerinin aleyhine iÅŸliyor. Alın bu kadar önemli bir zirve ve çok az Bilkent öğrencisi buna katılabilecek… Neyse efendim, iÅŸin magazin ve "nerede bu devlet /yetkililer elimizden tutsun" kısmını bir kenara bırakıp asıl önemli noktaya yani fuarın içeriÄŸine girelim. Gerçekten bu yılki fuar, geçtiÄŸimiz yıla göre içerik açısından son derece geliÅŸtirilmiÅŸ. Bunda Microsoft'un birçok yeni ürününün lansmanını 2007'ye bırakmasının büyük bir payı var. Windows ve Office gibi Microsoft'un iki amiral gemisinin –Microsoft'a kar getiren bir elin parmaklarını geçmeyen ürünlerinden ikisi- yeni versiyonları olan Vista ve Office 2007 zaten yıla damgasını vuracak. Fakat bu fuarda bu ikisinin yanı sıra Dynamics AX lansmanı gibi birçok kurumsal ve iÅŸe yönelik uygulamanın da lansmanı yapılacak. Kongrede onlarca farklı oturum var ve ben de bunlar arasından ilgimi çekenlerden bir takvim oluÅŸturmaya çalıştım. Dileyenler buradaki PDF dosyasını indirerek benim programıma ulaÅŸabilirler. Bu arada http://www.microsoftzirve2007.com/ adresinde çok güzel bir AJAX uygulaması ile kongre ile ilgili kendi programınızı oluÅŸturabiliyorsunuz. Her ne kadar aşırı yavaÅŸ olsa da –bir etkinliÄŸi seçmek yaklaşık 1 dakika sürüyor dersem abartmamış olurum- çok kullanışlı. Fuar programında benim en çok ilgimi çekecek olan programların başında Office 2007 –özellikle Groove ve Excel – ve SharePoint geliyor. Özellikle SharePoint Teknolojileri bence Microsoft'un bu zamana kadar uÄŸraÅŸtığı en ilginç programlardan bir tanesi… EÄŸer geliÅŸtiricilerinin dediklerinin yarısı bile kullanıcılar tarafından yapılabilirse kullanıcılar kendi iÅŸlerinde büyük verimlilik ve kolaylık saÄŸlamış olacaklardır. SharePoint teknolojilerine ilgi duyanlar buradaki RSS beslemesini takip ederek konu hakkında malumatı alabilirler. Bir diÄŸer önemli olan ürün ise Dynamics AX. Kurumsal Kaynak Yönetimi konusunun hala daha endüstride "buzzword" olması – bu arada Hocam Selim Aktürk ERP'nin artık yerini ÅŸu anda hatırlamadığım baÅŸka bir konuya bıraktığını iddia ediyor, herhalde o derslere girmedim J- bu konuda Microsoft'un kayıtsız kalamayacağını gösteriyordu zaten. Axapta'nın satın alınmasının ardından buradaki birikim, Microsoft tarzı ile iyi yoÄŸrulursa çıkan ürün sektördeki diÄŸer firmalar açısından tam bir "killer" olur. SAP ve BAAN uygulamalarının arabirimi hakkında kötü tecrübelerim, Microsoft'un alışılagelmiÅŸ arabiriminin biz deÄŸerli kullanıcılar tarafından ne kadar hayati olduÄŸu konusunu zaten kanıtlamıştı. Bir de Office 2007 ile birlikte gelen yeni nesil araç çubuÄŸu Ribbon'u katarsanız, Microsoft'un iki ezeli rakiplerinden öğrendiÄŸi çok pahalıya mal olan derslerin – Google'dan hız ve iÅŸlevsellik ve Apple'dan basitlik bunların başında geliyor- yeterli seviyede çalışıldığının kanıtı. Bu yıl Microsoft için kilometre taşı olabilir fakat bunun için Microsoft'un çok iyi bir "PR" gerçekleÅŸtirmesi lazım. Yoksa ortalık Mozilla gibi dinozorlara kalır. Tamam, bu son cümle biraz kışkırtıcı oldu ama sonuna kadar arkasındayım. Bu arkadaÅŸlara tavsiyem biran önce ellerindeki sahte Windows'un lisanslarını alsınlar da Internet Explorer 7 yüklesinler. Ne demek istediÄŸimi çok iyi anlayacaklardır. J Not: Bu arada ürünlere o kadar odaklandım ki geliÅŸtiriciler için bu fuarın önemine giremedim bile. Aslında bunu biraz da bilerek yaptım diyebilirim. Türkiye mevcut potansiyeli itibariyle en deÄŸerli beyinlerini "developer" olarak harcamak yerine daha üst katmanlara yönelmesi lazım. Bunda biraz da bu aralar kafamın içinde "outsourcing" konusunun çok büyük bir yer iÅŸgal etmesinin payı var. Neyse bu konuya sonra gireriz.

12 Aralık 2006 Salı

Erke dönergecinde son durum...

Erke Dönergeci hakkında birkaç alıntıyı buradaki yazıda yer vermiştim. Görünen o ki aradan 3 hafta geçmesine rağmen Erke Dönergeci hala daha kamuoyunun gündemini işgal etmeye devam ediyorlar.
Akşam'daki şu habere göre bugün Erke Dönergeci'nin finansal sponsorluğunu yapan emekli paşalar, konu ile ilgili gazetelere tam sayfa ilan vermeye devam etmişler. Fakat bu seferki ilanlarını tüm gazetelere vermek yerine geçen seferki basın toplantılarını ciddiye almayacak tarzda haber yapan gazetelere ilan vermekten kaçınmışlar. Tabi, olabilir sonuçta herkes istediği gazetede ilan verebilir...
Fakat paşaları kızdıran bu gazeteler nasıl manşet atmış olabilir ki paşalarımız bu gazetelere reklam vermekten kaçınmışlar. Üşenmedim ve pressdisplay.com dan Erke'nin ilk basın duyurusu yapıldığı zamanki gazetelerin manşetlerini buldum. Olayı ciddiye almayan gazeteler çok yaratıcı manşetler atmışlar. İsterseniz bu manşetlere bir göz atalım:
İlk manşetimiz Sabah gazetesinde... Sabah gazetesi buluşun arkasındaki paşa desteğine dikkat çekmiş:
Zaman gazetesi ise icadı bulan Erke firmasının patent başvurusu yapmadığına dikkat çekmiş. Sanırım patent almaya kalkışırlarsa bu yüzyılın icadını dış mihrakların çalmasından korkmuşlar ya da patent enstitütüleri tarafından makaraya alınmaktan korkmuşlar:
Bundan sonraki manşetler ise olayı ciddi bulmayan medya organlarımıza ait. Bu arada bu gazetelerin artık Erke tarafından reklam almadığını da belirtelim. Öncelikle Hürriyet'in ilk manşetini verelim. Hakikaten iyi ayar vermişler:
Bir sonraki gün ise Hürriyet ayar vermeye kaldığı yerden devam etmiş. Bence iyi de yapmış. Emişli memiş vardı di mi bir aralar: Ve işte benim favorim: Yeni Şafak manşeti. Adamlar bence son yılların en yaratıcı manşetlerinden birisini atmışlar ve olayı özetlemişler. Saygıyla eğiliyoruz önlerinde:

Cep telefonları kanser yapar mı?

Danimarka'da yaşayan herkes üzerinde bir araştırma yapılmış ve bu araştırmanın sonuçlarının InformationWeek'te yapılan değerlendirmelerine göre bilimadamları, cep telefonu kullanımı ile kanser riski arasında doğrudan bir ilişki olmadığını ortaya çıkarmış. Bu zamana kadar cep telefonunun kullanımı konusunda yapılan en geniş kapsamlı bu araştırma, "cep telefonları kanser yapıyor" diye bu tür teknolojik gelişmeleri kötüleyen insanlara bir cevap olması açısından önemli. Araştırma 1982 ve 1995 yıllarından beri cep telefonu kullanan insanları da kapsadığından dolayı "cep telefonunun kanser yapma etkileri uzun sürede ortaya çıkar" tezlerini de çürütüyor. Bir de araştırmada incelenen cep telefonu kullanıcılarının sayısının 400 bini geçmesi (357,553 erkek, 62,542 kadın, Danimarka'da yukarıda verilen yıllarda cep telefonu kullananların tümü) sonuçlarının genel geçerliliğini kanıtlayan önemli bir veri. Ha unutmadan bir de bu 400 bin kişinin kansere olan yakınlığı tüm Danimarka nüfusunun kansere olan yakınlığı ile de karşılaştırılmış (5,5 milyon). Dolayısıyla bu haberi okumak cep telefonu kullanırken tedirgin olan birisi olarak beni çok rahatlattı. Gerçi hemen hemen etrafımızdaki çoğu nesne (güneş, toprak, bina) radyasyon yayıyordu fakat cep telefonları onlara göre çok daha fazla radyasyon yayıyor. Fakat görünen o ki cep telefonlarından çıkan bu radyasyonlar insanın DNA'sına etki edecek güçte değil. İşin geyik kısmı ise makalenin son kısmında bilimadamının cep telefonunun hiç zararı olup olmadığı konusundaki soruya cevaben "evet var, araba kullanırken cep telefonu kullanmak dikkati dağıtabileceğinden kaza yapma riskini artırır" şeklinde cevap vermesi. Doğru ama herhalde bizi tekrar Türk Telekom'a mahkum etmek isteyenler için yeterli değil!

Jack Welch'ten 9 ÖĞÜT

General Electric'in efsanevi CEO'su Jack Welch'i tanımayan yoktur herhalde. Yani en azından az çok endüstriyle ilgilenen dünyadaki şirketlerin gelişimine meraklı insanlar arasında... CNBC-E Business dergisi Aralık sayısında Jack'in 9 öğütüne yer verilmiş. Burada da bir kopyası olsun istedim. 1) YÖNETİCİ DEĞİL LİDER OLUN: Yöneticiler kafa karıştırır, liderler ise ilham verir. Lider kişi, diğerlerini işlerin nasıl daha iyi yapılabileceğine ilişkin açık bir vizyonla teşvik edebilen kişidir. 2) VİZYONUNUZU AÇIKÇA İFADE EDİN: İyi bir lider, çalışanlarına ne yapacaklarını adım adım gösteren bir el kitabı vermek yerine, yeni fikirlerler onlara yaratıcılık aşılar. Gerçek liderliğin temelinde üstün bir vizyon ve insanları yüksek performans göstermeye teşvik edebilme becerisi vardır. 3) AÇIK VE YALIN OLUN: Açık ve yalın mesajlar hedefe daha hızlı ulaşır, sade tasarımlar pazarda daha hızlı yayılır. 4) GERÇEKLERLE YÜZLEŞİN: Liderlerin yaptıkları hataların çoğu gerçeklerle yüzleşmeye istekli olmamalarından kaynaklanır. Gerçeklerle yüzleşmek genelde hoşa gitmeyen şeyleri söylemek ve yapmak olarak algılanır ama işlerin iyiye gitmesinin tek yolu da budur. 5) DEĞİŞİMİ FIRSAT OLARAK GÖRÜN: Değişim, iş dünyasının en büyük gerçeklerinden biridir. Değişime açık olmak, şirketin bir bölümünde belli bir süre için tam bir karmaşa yaratsa da, güçlü olmak için gereklidir. 6) YENİ FİKİRLERE AÇIK OLUN: Yeni fikirler işletmelerin ihtiyaç duyduğu taze kandır. Bir yerlerde birilerinin mutlaka daha iyi bir fikri vardır. O kişiye ulaşmalı, fikrini öğrenmeli ve hızla eyleme geçirmelisiniz. 7) DEĞERLERE ÖNCELİK VERİN: Rakamlara fazla takılmayın. Rakamlar vizyon değil, nihai ürünlerir. Öncelikle ekip yaratmaya, fikirleri paylaşmaya ve insanlara heyecan aşılamaya odaklanın. 8) İŞ SÜREÇLERİNE HERKESİ DAHİL EDİN: Girişimciliğin anahtarı herkesin zekasından yararlanabilmektir. 9) KÜÇÜK ŞİRKETLER GİBİ DAVRANIN: Küçük şirketler muazzam bir rekabet avantajına sahiptir, çünkü tutkuludurlar ve bürokrasiyle vakit kaybetmezler. Büyük hayaller kurar ve çıtayı yüksek tutarlar.

Felix Dennis'ten Zirve Yolu Haritası

Felix Dennis'i tanımayan yoktur herhalde.. Tamam, tamam Jack Welch kadar ünlü olmayabilir fakat yine de ilginç bir yaşam öyküsü var. CNBC-E Business dergisi aralık sayısında onun da yaşam öyküsüne yer vermiş. İsteyenler benim gibi Felix Dennis hakkında daha fazla şeyi oradan öğrenebilir. Bana ilginç gelen ise "Nasıl Zengin Olunur" kitabının da yazarı olan bu adamın zirve yolu haritası adı altındaki tavsiyeleri.. Buralarda olması işe yarayabilir.

  • Takım ruhu kaybedenlere göredir. Kaybedenleri birbirine kenetler. Bu, iÅŸverenlerin faydalı elemanlarını çok para ödemeden masalarına zincirlemek için uyguladıkları bir yöntemdir.
  • Uçuyorsa, yüzüyorsa ya da cinsel iliÅŸkiye giriyorsa kiralayın. Uzun vadede çok daha ucuza gelir.
  • Bugünkü bildiklerimle yeniden yaÅŸasaydım, mümkün olduÄŸu kadar çabuk, 35 yaşıma gelinceye dek rakat yaÅŸamaya yetecek kadar 30 - 40 milyon avro para kazanmaya adardım kendimi. O yaÅŸa geldiÄŸimde derhal her ÅŸeyi paraya çevirip emekli olurdum, ÅŸiir yazar, aÄŸaç dikerdim.
  • Zaman zaman kamuoyunda baÅŸarısız olmaya razı deÄŸilseniz, zengin olma ÅŸansınız çok az.
  • Özgün olan her zaman en iyi olan deÄŸildir. EÄŸer zengin olmak istiyoorsanız, rakiplerinizi yakından gözleyin ve baÅŸarılı bir stratejiyi taklit etmekten utanmayın. Bunu yaptığınız için belki sizi alaya alırlar ama buna deÄŸer.
  • Zengin olma maceranızı bir oyun gibi görmezseniz asla zengin olamazsınız.
  • Üst düzey yöneticilerin e-postada saçma sapan haberlerde oyalanarak vakit kaybetlmelerine deli oluyorum.
  • Bordronuzu en dar sayıda tutun. Büro giderlerini iki ayaklılar kabartır.
  • Büyük düşünün, küçük hareket edin.
  • İş yemeÄŸinizin parasını karşınızdaki ödemeyi teklif ediyorsa asla ısrar etmeyin. GösteriÅŸ yapmayı baÅŸka zamana bırakın.
  • Resepsiyonda taze çiçek bulundurmak, 150 bin avroluk lüks İtalyan mobilyalarından daha iyi etki yaratır.
  • Zenginler mutlu deÄŸildir. Birçok zengin tanıdım ama henüz gerçekten mutlu ve zengin bir adam ya da kadına rastlamadım. Serveti paylaÅŸmak için gelen talepler o kadar can sıkıcı ve o kadar ısrarlı oluyor ki zenginler neredeyse daima kendilerini tecrit etmeye karar veriyorlar.

06 Kasım 2006 Pazartesi

İzmir İktisat Kongresi'nden Duyulmamış Maddeler

Geçenlerde Yakup, Atatürk’le ilgili okuduÄŸu Åževket Süreyya Aydemir’in Tek Adam adlı kitabının 3. Cildinden birkaç sayfayı benimle paylaÅŸtı. Valla İzmir İktisat Kongresi’nde alınan bu kararları daha önce hiçbir yerde duymamıştım. Bazı maddeler hakikaten günümüzde çok garip karşılanacak cinsten. Kaldı ki yazarın kendisi de bu duruma temaÅŸe ediyor. Üşenmeyip buraya da yazdım. DoÄŸruluÄŸunu merak edenler aynı kitabın 346-347 (1985, 8.Basım, Remzi Kitabevi) sayfalarına bakabilirler. ...Misak-i Milli gibi, bir de Misak-i İktisadi kabul edildi. Bu Misak-ı İktisadi, bir iÅŸ ve inÅŸa siyasetinin ana hatları olmaktan ziyade, devrin havasına uyan bazı saf heyecan belirtilerinden ve temennilerinden ibaret kaldı. Mesela madde 6’dan ÅŸu satırları alalım: “Hırsızlık, yalancılık, riya (iki yüzlülük) ve tembellik en büyük düşmanımızdır. Taassuptan uzak dindarane bir salabet (dini inanca dayanan bir ahlak saÄŸlamlığı) her ÅŸeyde esasımızdır. Türkler irfan ve marifet aşığıdır. Maarife verdiÄŸi kutsiyet dolayısıyla, Mevlüd-u Åžerif (Peygamberin doÄŸum günü), kandil gününü, aynı zamanda bir kitap günü olarak kutlarlar. Türk açık alınla serbestçe çalışmayı sever. Türkler, hangi sınıf ve mesleklerde olurlarsa olsunlar candan seviÅŸirler. Türk kadını ve hocası, çocuklarını iktisadi misaka göre yetiÅŸtirir.” Yine aynı kitabın dipnot kısmındaki satırlara ilan verelim: Kongrenin beyannamesini teÅŸkil eden İktisadi Misak’ın 6. Maddesini vermiÅŸtik. Daha bazı maddeler verelim: Madde 1 – Türkiye, milli hudutları içinde lekesiz bir istiklal ile, dünyanın sulh ve terakki unsurlarından biridir. Madde 2 – Türkiye halkı milli hakimiyetini kanı ve canı bahasına elde ettiÄŸinden bunu hiçbir ÅŸeye feda etmez. Meclis ve hükümetine zahirdir. Madde 3 – Türkiye halkı tahribat yapmaz. İmar eder. Bütn mesai, iktisaden memleketi yükseltmek gayesine matuftur. Madde 4 – Türkiye halkı sarfettiÄŸi eÅŸyayı mümkün olduÄŸu kadar kendisi yetiÅŸtirir. Çok çalışır. Vakitte, servette ve ithalatta israftan kaçar. Milli istihsali temin için icabında geceli gündüzlü çalışır. Madde 5 – Türkiye halkı ormanlarını evladı gibi sever. Madenlerini kendi milli isthisali için iÅŸletir. Madde 9 – Türk, ecnebi sermayesine aleyhtar deÄŸildir. Madde 10 – Türkler candan seviÅŸirler. 7. Madde, dini günlerin kitap günü olacağı, 8. Madde, güneÅŸi, temizliÄŸi, avcılığı sevmek hakkındadır.

09 Ekim 2006 Pazartesi

IE477 ve P&G Gerçeği

Proje seçimi gibi bu ders için belki de en önemli aşamada fikirlerimizi ve düşüncelerimizi birbirimizle paylaşmak son derece önemli. Ve de bunu forumlar üzerinden yapmak hem daha hızlı hem de daha efektif olur. Böylece herkesin ve tüm takımların düşüncelerini öğrenmiş oluruz. Öncelikle benim burada P&G projesi hakkında yazdıklarım sadece kişisel fikirlerim dolayısıyla kendi proje grubumu bağlamıyor. Başlangıçta P&G'ın bir çok derginin yaptığı ankette insanların en çok çalışmak istedikleri şirketler arasında 2. olması -birinci çok enteresan ama Disney-, bizde de bu projeye olan ilgiyi açıklıyor. Bunun P&G'de kariyer düşünenler açısından büyük bir aşama olduğunu söyleyebiliriz. Kaldı ki diğer şirketlerde de P&G'de çıkarılan iyi bir projenin çok büyük bir referans olarak kabul edilebiceği de apaçık bir gerçek. Fakat benim burada değinmek istediğim nokta ise uluslararası bir şirkette oluşan kurumsal kültürle alakalı. Gerek geçmişte yaptığım stajlar gerekse de çeşitli kaynaklardan - BusinessWeek, The Economist, vb. gibi dergiler; Bloomberg, Reuters, vb. yatırım şirketleri; Nielsen, Gartner, vb. marketing araştırma şirketleri- bu konuda söyleyecek bir şeylerim olması anlamına geliyor. Uluslararası firmalarda özellikle de P&G gibi çokuluslu "transnational" şirketlerde kurumsal kültür son derece ön plandadır. Bu tür şirketlerde kurumsal kültürün ayrılmaz bir parçası da kurumiçi veri ve de çalışmaların mümkün olduğunca rakip firmalardan ve de kamuoyundan saklanmasıdır. Saklamak derken konuyu biraz daha açayım. Şöyle ki bu tür şirketler, mevcut potansiyelleri nedeniyle, uluslararası piyasalarda çok aktif roller üstlenirler. Dışarıdan birisinin bilmemesi gereken bir bilgi ya da piyasa koşullarındaki adıyla "leakage", çok ciddi sonuçlar ve sorumluluklar doğurabilir. Özellikle bu tür bilgiler piyasada spekülasyonlar ve daha kötüsü manipülasyonlara neden olabilir. Bu da bu tür uluslararası şirketlerin yatırımcılarının yanlış yönlendirilmelerine sebep olabilir. Bu yüzden bu tür bilgiler son derece gelişmiş güvenlik sistemleriyle çok iyi korunmaya çalışılır ve de bu iş için şirketlerin bilgi yönetimi ve aktarımı konusunda uzman birimleri vardır. Peki ben bu kadar yazıp sizin kafanızı neden ağrıtıyorum? Aslında cevap basit. Bu yaz P&G olmasa da ben de uluslararası bir şirkette staj yapma imkanını buldum. Ve burada kurumsal bilginin korunması adına gerekli kılınan yaptırımların ne demek olduğunu çok iyi öğrendim -fikir vermesi açısından 120 sayfaya yakın "confidentiality agreement" imzalamak zorundaydım-. Şimdi gelelim P&G projesine. Burada bitirme projelerinin başarıya ulaşmasında en büyük etken bence şirketle projeyi yapan takım arasındaki iletişimin gücü ve de karşılıklı bilgi paylaşımı. Kaldı ki bu tür bir projede kurumiçi bilgilere ulaşabilmek son derece hayati bir önem taşıyor. Fakat P&G gibi şirketlerde öyle her türlü bilgiye ulaşmak son derece zordur ve bazı bilgilere ulaşabilmek için bir çok birime o bilgiye neden ihtiyacınız olduğunu anlatmak zorunda kalabilirsiniz. Ha bu bilgiyi dışarıda paylaşmak konusuna ise hiç girmeyelim. Şimdi biraz da Bilkent'te geçmişte yapılan projelerden bahsedelim. Normalde P&G'de yapılan bir projenin başarılı olması beklenir. Bunda firmanın kalitesinin yanı sıra genelde bu projelerin iyi takımlara verilmesinde de büyük önem vardır. Fakat geçtiğimiz yılların sonuçlarına baktığımızda P&G projelerini gerek kitaplarda gerekse de fuarlarda pek göremiyoruz. Bu da insanın aklına çok fazla soru işareti getiriyor. Belki bu soru işaretlerine yukarıda yazdıklarım cevap oluşturuyordur, ne dersiniz? Aslında İhsan Hoca pazartesi günü bize geçmişte yaşananları hatırlatırken biraz da yukarıda saydığımız gerçekleri anlatmaya çalışıyordu. Her ne kadar geçmişte yaşananlar gelecekte de aynı şeylerin yaşanacağının garantisi olmasa da bazı konularda ihtiyatlı yaklaşmak konusunda bize ders verebilir. Meselenin burasını bu konuyu biraz da geçen senelerde P&Gde proje yapan insanlara sorarak bilgi sahibi olmaya çalışmanızı tavsiye ederek bitirmek istiyorum. Tabi ben de her takım gibi takımımın iyi bir şirkette proje yapmasını istiyorum ve bunlar arasında P&G'de var. P&G'nin projesini incelerken de yukarıda ortaya attığım tezlere yakın bir şey buldum. Bazılarının dikkatinden kaçmış olabileceğinden yola çıkarak sizi son paragrafın son bir kaç cümlesini okumaya davet ediyorum: "We will expect high standard deliverables with high level of group involvement into the marketing and sales plans, competition, high level of access to the internal forecasting systems and different sources of information. Highest level of confidentiality will also be requested." Burada benim yapmaya çalıştığım P&G'yi kötülemek değil -kaldı ki yazdığım yazıda tam aksi bir gerçeklik var-. Burada yapmaya çalıştığım proje grubunu seçerken büyük ve tanınmış firmalara meyilli olmak ileride yukarıda saydığım nedenlerden dolayı olumsuz koşullar doğurabilir. Proje seçiminde esenlikler, Not: Bu ie.bilkent.edu.tr/forum adresine gönderilmiş bir postadır. Buralarda bir yerde de kopyası olsun istedim.

17 AÄŸustos 2006 PerÅŸembe

Finansbank Kredi Kartı Kullanıcılarını Çok Seviyor

Amerika'da internet erişimi hizmeti sunan AOL (American Online) 'nın kullanıcıları, üyeliklerini telefonla iptal ettirmek istediklerinde, müşteri temsilcilerinin lafı mümkün olduğunca uzatarak müşterilerini yıldırıp vazgeçirdikleri Amerikan halkı için bilinen bir gerçektir: http://youtube.com/watch?v=xIVZ9b0RgmY Böyle şeyler sadece Amerika'da mı olur diyorsunuz? Gelin bir de ülkemizdeki duruma bakın. Bir yandan basın ve tv kuruluşlarımız, sendikalarımız, sivil toplum kuruluşlarımız bilinçsiz kredi kartı kullanımı ile ilgili vatandaşlarımızı uyaradursun; bu baskılardan hükümet kredi kartı kullanımı azaltmak için yeni kanunlar çıkaradursun, bir yandan da bankalarımız hala daha kredi kartı kullandırmak için müşterilerine cazip teklifler sunmaya devam ediyor. Burada da bizzat şahit olduğum bir olaydan bahsedeceğim. Kahramanlarımız kredi kartlarının sahibi babam, onu kredi kartları konusunda bilinçlendirmeye çalışan oğlu yani ben ve bir de bir kaç Finansbank müşteri temsilcisi... Efendim olaylar bundan bir bir buçuk yıl önce, babanın kredi kartının son kullanma tarihi yaklaşınca başlıyor... Birgün Finansbank'tan bir müşteri temsilcisi hanımımız arar, babaya bu durumu hatırlatır ve en yakın zamanda yeni kartının gönderileceğini söyler. Hatta bu hanımın babaya hoş bir sürprizi de vardır. Artık kendisi bir GOLD kart sahibidir, harcasın, harcasın daha çok harcasın, harcadıkça daha çok kazansın(!) diye.. "Eski kredi kartı ne olacak?" diye sorar baba. Cevap çok basittir: "Son kullanma tarihi geçince kapatılacak hiçbir yerde geçerli olmayacak". Çok güzel.. Çok geçmeden yeni altın sarısı kartlar gelir, harcamalar devam eder. Ve aradan birkaç ay daha geçer, ama o da ne?. Eski CLASSIC diye tabir edilen kartların yenileri de gelir. Hem de son kullanma tarihi birkaç sene daha uzatılarak.. Herhalde bir yanlışlık oldu denilir ve olayın üzerinde durulmaz. Fakat birkaç ay sonra bankanın hiç kullanılmayan klasik kartlarına içinde sadece yıllık kullanım aidatı olan "çok cüzi" miktarda bir ekstre gelir. Herhalde bu geçtiğimiz sene için der baba ve ekstreyi öder. Bu arada bu klasik kartlar da yastık altında saklanmaktadır. Aradan bir yıl geçer ve geçen ay yine bir ekstre gelir. Tahmin ettiniz değil mi? Yabancı sermaye deyip yunanlılara sattığımız bankamızdan karta dair yıllık ücret talep edilmektedir. Yine miktar cüzi olup 25 YTL kadardır. Tabi, hiç kullanmadığı kart için yıllık ücret gelince "okumuş çocuktur anlar" deyip durum oğula açılır. Oğul da zaten kredi kartını kullanmadığından bankayı arayıp kredi kartlarını iptal ettirmesinin iyi olacağını tavsiye eder. Banka aranır ve telefondaki "hanıma" durum izah edilir. "Ama," der hanımkızımız, "Önce bu ekstreyi ödemelisiniz, ondan sonra tekrar arayın kartınızı iptal edelim". "Nasıl olur?" der baba ve de "Bu geçtiğimiz yıl için alınan bir ücret beyefendi" der yine bu "hanımkızımız". "Peki" der baba ve ertesi gün oğluna parayı yatırmasını söyler. Oğul da teknolojiyi kullanıyor ya girer bankanın internet sitesine parayı yatırır ve nasıl olsa iptal olacak bari bu puanları Gold karta aktarayım" der. 300 puan da puandır sonuçta. Neyse ertesi gün akşamı tekrar aranır banka. Bu sefer karşı tarafta sektöre MT olarak ama büyük hayalleri olan, kariyer basamaklarını tek tek çıkmayı planlayan bir delikanlı vardır: "Beyefendi, başvuru kaydınızı aldım, yarın gün içinde size döneceğiz" der ve kapatır. Aradan bir hafta kadar geçer. "Yahu baba, ne oldu kredi kartı işi, aradılar mı seni?" diye olayı soran oğula baba "Bak gördün mü yarın ararız dediler, hala aramadılar" diye cevap verir. Oğul bu cin gibidir. Üniversitede okumaktadır, az çok stajlarda, derslerde falan öğrenmiştir bu alemi... rekabet çok büyük boyuttadır... Bankalar kıyasıya mücadele ediyordur vatandaşlarımıza daha fazla harcatmak için, harcatırken kazan(dır)mak için... Oğlunun telkinleri sonuç verir, "Şey ben kredi kartımı iptal ettirmek için rahatsız etmiştim, durumunu soracaktım" diye halini arzı endam etmeye çalışan babaya etkili ve inandırıcı konuşma konusunda onlarca seminere katılmış, kişisel gelişiminin zirvesinde bir insandan geldiği anlaşılan tok bir ses yanıt verir:. "Beyefendi, bu işler bir hafta 10 gün sürer, Merak etmeyin, bu hafaiçinde biz size döneceğiz." "Peki" der baba "İyi akşamlar efendim" der ve kapatır. Emekliliği için gün sayan, yıllarını işçi olarak tüketmiş babadan başka ne beklenir ki? Devlet kapısında el pençe durmayı ilk kural bellemiş, asıl sahibi olduğu kurumlarda bile el üstünde tutulacak yerde o kurumları, şirketleri yöneten kişilere karşı mahçup, saygıda kusur etmemiş bir vatandaştır kendisi en nihayetinde... Bu ülkede işçi, köylü, vatandaş, devlete ve onun temsilcilerine karşı hep korkarak yaklaşmıştır. Özel sektör aldı başını gidiyor gitmesine de vatandaş hala daha olayı anlayamamış, bir kaç on yıl geride kalmıştır, özel sektör de olsa tok sese sahip insanlara karşı nasıl davranılması gerektiğini iyi bilir vatandaş. -Nasıl konuştun öyle ya baba? Sen müşterisin, müşteri ne demek? Müşteri her şeyden üstündür. Hangi devirde yaşıyoruz, biraz daha sert olup hakkını arasana!" diye kendini yer oğul. CRMden, müşteri memnuniyetinden, müşteri odaklılıktan hiç mi haberi yoktur şu babanın? "Ah, der şimdi ben olacaktım o telefonda", ama eli ekmek tutmaya başlamamıştır daha, okumaktadır bir üniversitede... Aradan birkaç hafta daha geçer ve babayla oğulun beraber oturduğu bir zamanda babanın aklına durum gelir: -"Bugün beni Finansbank'tan aradılar oğlum!" -"Söyle bana iptal ettirdin di mi kartı?" -"Dur bir dakika ya, bak şimdi adam dedi ki..." -"Ya baba inanmıyorum ya, ne dedi? ne?" -"Dedi ki.. Hani bizim ödediğimiz yıllık var ya o önümüzdeki sene içinmiş... "Madem ödemişsiniz beyefendi, niye iptal ediyorsunuz ki.. Hem türlü türlü şey olabilir bu hayatta. Gold kartınızın "chip"i bozulabilir, yanınızda bir tane yedek bulunsun, lazım olur" dedi bana... ...Ulan bu memlekette kredi kartı olan bir insan sanki sadece bir tane taşıyor ya? Biri bozuldu mu -ki kredi kartı nasıl bozulur?- öteki bankanınki ile alırsın. Olur mu???? İşlem öbür bankaya yazılır. Kar ona gider. O kullandırmış olur krediyi... Yok yok, yedeğini de göndermek şart oldu bu memlekette vatandaşa.. Baksana bu kadar kullanıma iyi dayanıyor şu melet... -Sen de bunu yedin he?" der oğul iyice sinirlenmiştir artık. -Yer miyim oğlum? Adam 50 milyonluk puan koydu karta. 50 milyon. İlk harcamada kullanabilecekmişim. -Tamam ya, baba, bırak ya tamam sus, daha fazla dinlemek istemiyorum. Hadi sen işe gitsene ya.. Bak geç kalıyorsun... 50 milyonmuş, chipi bozulurmuş... Ne ala memleket ya.. Ondan sonra bu memleket niye kalkınmıyor? Biz de bu tür yaklaşım olduktan sonra... Ah baba eğitim eğitim diyorsun okumuş adamın sözünü de dinlemiyorsun ki... Böyle açılımlara kulak ver. CRM ağladı be.. Evet dostlar, biz burada istediğimiz kadar atalım tutalım, dolar kuru şöyle, cari açık çok böyle diye... bu kadar reel faizle bu borç yükü kalkmaz diye... dış piyasalarmış, sıcak paraymış, ülkemiz üzerinde kötü emelleri olan dış mihraplarmış, hepsi hikaye... Kafalar değişecek önce kafalar.. Hala anlamadınız mı? Sorun biz de... biz de.. Benim işçim değişecek, benim köylüm değişecek, benim gencim değişecek, benim bankacım değişecek, benim bankam değişecek... Yani hepimiz, vatandaş değişecek.. Yoksa NE OLACAK BU MEMLEKETİN HALİ? NOT: Be yazıyı ANET'in haber gruplarında ekonomi grubuna atmıştım. Buralarda da bir kopyasının olmasını uygun gördüm.

14 AÄŸustos 2006 Pazartesi

Google Desktop Search

Google... Google.. Google... Bu ismi bu yüzyılda duymayan varsa beri gelsin. Ama duyan varsa buradan devam edelim: Google'ı anlatmaya gerek yok. Zaten adamlar kendilerini ispatlamışlar. Süper bir arama motoru ki alternatiflerinin eline su veriyor. Süper bir Toolbar (bu konuda yazmış olduğum ingilizce yazı için burayı tıklayın), süper bir röntgen aleti: Google Maps. Şimdiden oha dedirten bu şirketin en son kullandığım bombası ise hepsinden daha iyi: Google Desktop Search. Böyle bir programı yazan insan olamaz. Hiç siz, Google'la arama yaparken, ilk çıkan sonuçlardan birisinin "Abi, sen internette niye arıyorsun ki, bak ulan bununla ilgili zamanında bir ödev bile yapmışsın. Hatta, geçen sene üst dönemlerdekinden istiflediklerinde aynısı var. Niye onu kullanmıyorsun?" görüp, "ulan Google senin ben gözünün yağını yerim" dediniz mi? Google Desktop Search'i kurduktan sonra program hemen bilgisayarınızdaki dosyaları indekslemeye başlıyor. Bilgisayarınızdaki programlara göre bu indeksleme olayı bir kaç saati alıyor. Fakat bu işlem siz bilgisayarınızı kullanmadığınız zamanlarda yapıldığı için herhangi bir performans sorunu çıkmıyor. Ayrıca program Gmail'le entegre de elde edilebiliyor. Arama performansı hakkında burada bahsetmeye gerek yok. Çünkü bildiğimiz GOOGLE... Ama, asıl bomba bence aktifleştirdiğinizde ekranın sağına yerleşen küçük programcık. Öyle süper bir şey ki MSN'nin bu konudaki tahtını elinden aldı. Ulan bu olduktan sonra insan bilgisayar başında asla sıkılmaz gibi geliyor. Kah bilgisayarınızın en ücra köşesinden çekip çıkardığı bir resim, kah Google Video'dan bulduğu bir video sizi alıp başka yerlere götürüyor... Bir de Clips diye bir şey var ki bayıldım. Bütün RSS / Atom feedlerini destekliyor ki en baba özelliği ki sizin sıkça girdiğiniz sitelerin feedlerini bulmaları. Ama en babası, arkadaşlarınızın MSN Space'lerinizi takip etmesi. Hatta MSN'den daha iyi bir şekilde.. Dahası da var ama yeter bu kadar... Bir indirin derim size.. Süper bir şey... HER ZAMAN HER YERDE GOOGLE... NOT: "İyi de Google'ın seni takip etmesine ne diyeceksin" diyenlere de şimdi pencereye çıkıp bir hareket çektim. Google Maps'den bizim çatıya gelip baksınlar.