Bundan birkaç ay önce bağımsız milletvekillerinin birleşik oy pusulasında yer alması ile ilgili dusunceler.org adlı blogda T. Suat Demren tarafından "27 Mayıs Demokrasinin Dramı" adlı bir yazıya yorum yapmıştım. Aslında yaptığım yorum o konuda bliyaal adlı bir okuyucunun Adnan Menderes hakkındaki iddialarına cevap vermekti. Konuyla ilgisi olanların dikkatini çekeceğini umuyorum:
Efendim, Suat Bey’in 27 Mayıs darbesini eleştiren yazısına Bliyaal Bey, Menderes’in demeçlerini ve DP yönetimindeki bazı olayları örnek vererek 27 Mayıs darbesinin “Türkiye’de demokrasinin önünü açan bir ihtilal” olduğunu iddia etmiş. TSK içinde emir-komuta zinciri dışında gelişen ve Celal Bayar’ın tabiriyle “komitecilerin” gerçekleştirdiği bir darbeyi bu ülkenin demokrasi tarihinde önemli bir adım diye göstermek takdir edersiniz ki çok büyük bir iddiadır. 27 Mayıs darbesinin, bu ülke için hayırlı mı yoksa fena mı olduğu konusu darbenin ilk gününden bu güne kadar tartışılan bir konudur ve de bir yazıda çözümlenemeyecek bir olaydır. Fakat benim burada yapmak istediğim Bliyaal Bey’in, Fatih Bey ve Suat Bey’e sitem eden “ne Fatih bey ne de Suat bey benim DP için yazdıklarıma doğrudan cevap verebilmişler” ifadesinden yola çıkarak bu konulardaki cevap arayışına katkıda bulunmaktır.Öncelikle ilk mesajınızda vurguladığınız örneklerden en önemlileri konusunda açıklama yapayım. 6-7 Eylül Olayları Üzerinden 50 yıldan fazla bir zaman geçtiği halde 6-7 olayları konusu tam anlamıyla kapatılamamıştır. “Atamızın Evi Bomba İle Hasara Uğradı” adlı İstanbul Ekspress gazetesinin haberi ile başlayan olaylar gerek iç politika açısından gerekse de Türk-Yunan ilişkileri bakımından dış politikada büyük gelişmelere sebep olmuştur. Bu nedenledir ki bu olaylara sebep olanlar hakkında çeşitli senaryolar üretilmiştir. Yunanlılar olayları ateşlemede İngiltere’yi suçlarken, Türk ordusu –sıkıyönetim ilan edilmesinin ardından İstanbul’un kontrolü Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından ele alınmıştı- ve hükümeti önceleri olayları milli değeri olan bir öğeye yapılan saldırının arkasında halkta olan hezeyan ve galeyan şeklinde ifade ederek tarafları yatıştırmaya çalışmıştır. Sonraları ise olaylar solcuların provakasyonu şeklinde ifade edilmiştir. Ama en garip tutum ise bu kadar tartışmalı olan olayların sorumluluğunu Adnan Menderes ve DP hükümetine yıkmaktır. Türk hukuk tarihinin en ilginç uygulamalarından birisi olan Yassıada Davaları’nda Yüksek Adalet Divanı’nda olaylardan Adnan Menderes ve DP iktidarını sorumlu tutmuştur. Fakat davanın seyrinin orduyu da içine alması –ki yıllar sonra generallerin yaptığı söyleşilerde 6-7 Eylül olayları Özel Harp Dairesi’nin muazzam bir başarısı şeklinde ifade edilmiştir- üzerine Yassıada gibi eşine az rastlanır güdümlü bir hukuk sürecinde bile Adnan Menderes ve diğerleri hakkında iddialar çekilmiştir. Kaldı ki olaylar sırasında dışişleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu’ya “Memleket buhran içindeyken dış politikayla ilgilenemeyeceğini” bildiren Menderes onu derhal Türkiye’ye çağırmış, ve Fatin Rüştü Zorlu İstanbul’a dönerken yanındakilere bu olayların dışişleri nezdinde yıllardır yapmış oldukları çalışmaların boşa gitmesine sebep olduğunu belirtmiştir. Bu arada çıkan olaylar yüzünden Menderes’in dönemin içişleri bakanını ve İstanbul valisini istifaya zorladığı da ayrı bir nottur.
Siz isterseniz hilafeti bile geri getirirsiniz Bu da başından beri Adnan Menderes’in sürekli çarpıtılan ifadelerinden birisidir. Öncelikle böyle bir ifadeyi böyle tek bir cümle halinde söylemek yerine söylendiği zamanki durum ve şartlara bakmak gerekir. Nitekim bu söz, Adnan Menderes’in kurduğu ilk hükümet olan ve dönemin ünlü siyasetçilerini içine alan hükümete karşı şiddetli eleştirilerin yapıldığı zamanlarda söylenmiştir. Bu dönemde meclisteki DP grubu bu ünlüler hükümetini şiddetle eleştirmiş onların yerine hükümette DP’nin kuruluşundan beri çaba sarf eden, parti tabanından gelen kişilerin hükümette olması gerektiğini vurgulamıştır. Bu baskılar karşısında iyice daralan Adnan Menderes’e yine muhalif milletvekilleri tarafından çözüm önerisi olarak kendisinin başkanlığında bu defa parti tabanından gelen, DP’de kuruluşundan beri yer alan milletvekillerinin yer aldığı bir hükümet kurması önerilmiştir. Bu öneriyi uygun bir çözüm olarak bulan Menderes, hemen ardından Meclis’e gelerek içinde bulunulan buhrandan kurtardığı için meclisi övmüş ve burada da örnek olarak bu sözleri söylemiştir. Kaldı ki o zaman bu sözlere şahit olan kişiler anılarında bu sözleri o zamanki şartların bir neticesi olarak meclisteki o atmosferin içinden söylendiğini dile getirmişlerdir. Tabi bir noktada şunu da vurgulamak gerekir ki meclisin halifeliği getirip getiremeyeceğinin meclisin yetkisi dışında olduğunu ya da imkânsızlığını iddia edenlerin halifeliği kaldıranların da yine meclis olduğunu unutmamaları gerekir.
Kara cübbeliler Adnan Menderes’in 10 yıllık başbakanlığının ardından akıllarda kalan en önemli sözlerden birisi de budur. Bunu da 27 Mayıs’ı Eskişehir’deyken haber aldığında söylemiştir. Şok etkisi yaratan darbeyi soğukkanlılıkla karşılayan Menderes, profesörlerin darbeyi alkışlamaları hatta kutlamaları ve de bunların ötesinde Ankara’ya çağrılarak yeni anayasayı yazmaya başlamaları üzerine bu sözleri etmiştir. Fakat Adnan Menderes’in profesörlere olan tepkisinin geçmişi vardır. Darbenin, DP iktidara geldiği andan itibaren planlanmaya başlandığı söylenir hatta Ali Fuat Başgil’in açıklamalarına göre darbe girişimlerinin 1947′de İnönü’yle başladığı söylenir. Fakat darbenin fitilini ateşleyen -ne ilginçtir ki- 27 Mayıs’tan bir yıl önce İnönü’nün meşhur “Şartlar oluşursa TSK’nın müdahalesi kaçınılmaz olur” sözleridir. Ki bu sözlerin ardından yaklaşık bir yıl boyunca ciddi gösteriler ve çatışmalar yaşanmıştır. Bu olayların en önemlilerin arkasında da üniversitelerin payı vardır. Hatta Menderes, birkaç kez üniversite rektörlerine bu durumu sormuş ve onlar da kendisine “talebe harekete geçince biz durduramayız” şeklinde cevap vermişlerdir. Aslında yapılan gösterilerin ve çatışmaların ardında onların da parmağı vardı. Darbeyi yaptıktan sonra askerin müdahalesinin geçici olduğunu ifade eden ve 3 ay içinde seçimlerin yapılacağı sözünü veren Cemal Gürsel’e –ki bunu İsmet İnönü de sıklıkla tembih etmiştir- ve orduya rağmen onların aklını çelen de ne gariptir ki kurulan 9 kişilik profesörler heyeti olmuştur. Onlara göre darbe yapmanın da bir yolu yordamı vardır. Darbenin meşru olabilmesi için DPliler yargılanmalıdır –ki darbenin en önemli aktörlerinden birisi olan Cemal Madanoğlu, profesörlerin DPlileri kastederek “Bunlar, yarın öbür gün iktidara gelir, sizi yargılayıp astırırlar” şeklindeki telkinlere işaret etmiş ve 27 Mayıs darbeden “ihtilal”e götüren dönüşüm başlamıştır. Kurulan teknokrat hükümeti, Milli Birlik Teşkilatı, Yüksek Adalet Divanı ve Yassıada davalarının tamamı yine bu profesörlerin fikirleridir. Anlaşılan 27 Mayıs’a kadar her şeyi planlayan fakat 28 Mayıs’a ilişkin akıllarında hiçbir şey olmayan darbeci subayların imdadına profesörler yetişmiştir. Yani profesörler daha önceleri yalnızca kitaplardan okudukları, bir nevi akademik bilgileri uygulamak için çok iyi bir fırsat bulmuşlar ve bunu da kullanmışlardır. Bugünlerde YÖK’ün ve üniversitelerimizin darbe konusunda bu kadar istekli olmalarında biraz da bu geçmişten gelen hem akademik hem de pratik birikimlerin etkisi var herhalde.
Yukarıdaki yazılanlar bile 27 Mayıs ve 27 Mayıs’ın doğrudan muhatabı olan DP’nin geçtiği süreçle ilgili çok kısa notlardır. Fakat ben şu anda dikkatinizi son bir noktaya çekmek istiyorum.Zamanında sarf edilen sözleri ya da olayları, onların oluşmasına zemin hazırlayan -eski tabirle- imkan ve şeraiti düşünmeden ele almak meseleye sığ bakmaktır. Nitekim ben şimdi kalkıp burada Atatürk’ün, Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında Rusya’ya gönderdiği mektuplarındaki “Yoldaş Lenin” sözlerini ya da bugünkü İsrail topraklarında 1937 yılındaki Filistinliler ve Yahudiler arasındaki kanlı çatışmalara tepki olarak Meclis’te yapmış olduğu konuşmasındaki “Peygamberimizin son arzusunu, yani Mukaddes toprakların daima İslam Hakimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız” sözlerini cımbızla çekip aldıktan sonra onu, “Komünist Atatürk” ya da “Peygamber fedaisi dinci Atatürk” diye itham etmem ne derece doğru olur? Bilyael Bey’in Menderes’den aldığı diğer sözleri de yine aynı şekilde içinde bulunulan durum ve şartlar düşünülerek değerlendirmek gerekir. Son olarak eleştirdiğim bu tutumla ilgili yine bu konuda Taha Akyol’un güzel bir yazısı var. Oraya bakmanızı tavsiye ederim.

1 yorum:
Bahsi geçen sitedeki yazıyı ve sizin yorumunuzu okudum. Gerçekten derin bir tartışma içinde yazılmış güzel bir cevap olmuş...
Ellerinize sağlık.
Yorum Gönder